Startup’lar İçin En Büyük Kaldıraç: Soru Kalitesi

Photo by Paul on Unsplash

Kaldıraç yaklaşımı ilham verici. Nedir kaldıraç? Uyguladığınız kuvvetten daha büyük bir ağırlığı kaldırmanızı sağlayan düzenektir. Bir startup yönetirken kullanabileceğiniz kaldıraçları keşfetmek çok önemli. Yani öyle eylemler yapacaksınız ki eylemin kendisinden çok daha büyük bir çıktı elde edeceksiniz. Var mı böyle eylemler? Ohooo, istemediğiniz kadar. İyi bir kaldıraç bulmanın en basit yolu kaliteli sorular bulmak. Soru kalitesi bir yandan eylemlerimizin de kalitesini belirliyor.

Kompleks problemler çözme konusunda sizden daha deneyimli birine fikir sorduğunuzda ilk fark ettiğiniz şey şu olur: Sizin sorduğunuza benzemeyen sorular sorar. Ya da etkisi çok güçlü ama görünüşte çok basit bir şey önerir. Kompleks problemleri çözmeye çalışmak insana deneyim kazandırıyor. Her kompleks problem başka bir yaklaşım gerektiriyor elbette. Ancak kompleks problemlerle uğraşmak bence kişinin soru kalitesini arttırıyor. Sormak ve düşünmek gerçekten çok değerli. Basit bir örnek vereyim:

Farzedelim ki ben F klavye kullanabiliyorum ve biri bana soruyor: “F klavyedeki harf dizilimi nedir? Ben cevap veremiyorum. Ama düşünerek ve hafızamdaki bilgileri çağırarak harf dizilimini çıkarabilir ve söyleyebilirim. Bu durumda ben F klavye dizilimini biliyor muyum?

Şöyle akıl yürütebilirsiniz: F klavye düzenini sorulduğu anda söyleyemiyorum ama düşünerek çıkarabildiğime göre biliyorum.Peki ya düşünerek çıkarabildiğimin farkında değilsem? Ya da hangi soruları soracağımı bilmiyorsam?

Ne bildiğim kadar düşünerek ve soru sorarak neleri ortaya çıkarabileceğim de önemli. Belki de şu anda düşünmeyerek ve sorgulamayarak yaptığım bir sürü eylem var ve eğer düşünür ve sorgularsam bu eylemlerden bazılarını yapmamanın daha iyi olduğu bilgisine ulaşabilirim. Ya da doğru bir soru ile şimdi yaptığım eylemlerden çok daha yüksek kaldıraç gücüne sahip eylemler bulabilirim.

Bir startup yöneten ekibin elinde her zaman bir takım sorular vardır. Arada bir durup bu soruların doğru sorular olduğundan emin olmak lazım. Bir de elimizdeki soruları kaldıraç güçleri açısından da ele almalıyız. Bu sorular yerine başka sorulara cevap bulursak daha yüksek kaldıraç gücü elde edebilir miyiz? Bu soru hep gündemde olmalı.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

Kısıt Yoksa Kendin Koy

Photo by @zekedrone on Unsplash

Kısıtlar yaratıcılığı ateşler. Kısıtları güzel bir şey olarak görme becerisi hepimiz için çok önemli. Daha önce de bahsettiğim  “A Beautiful Constraint: How To Transform Your Limitations Into Advantages, and Why It’s Everyone’s Business” , Adam Morgan kısıtlar karşısında 4 temel aşama/tutum olduğunu söylüyor:

Kurban aşaması:

İstediğim şeyi hayata geçiremeyeceğim duygusu hakimdir. Kişi bir kısıtla veya engelle karşılaştığında pes etmeye çok yatkındır. Hayatta herkes ve her şey ona karşıdır.

Nötrleştirme aşaması:

Çok istiyorum, bu kısıtın etrafından nasıl dolaşabilirim yaklaşımı. Kişi kısıtın etkisini azaltmaya çalışır.

Uyumlu dönüştürücü aşaması:

Kişi bu aşamada hareket ediyorsa “Kısıtı nasıl avantaja çevirebilirim?” diye düşünür. Bu kısıt daha iyi bir çözüme ulaşmak için katalizör görevini görebilir. Kısıtlar karşısındaki lider tutum bu. Hayatın kısıtlarla dolu olduğunu bilerek her kısıtı yaratıcılığı ateşleyen bir fırsat olarak görmek de mümkün.

Proaktif dönüştürücü aşaması:

Temel düşünce şu: “Düşüncelerimizi canlandırmak veya daha iyi imkanlar bulmak için kendimize ne gibi kısıtlar empoze edebiliriz?” Yani ortada kısıt falan yokken durduk yerde başına iş alanlar bu aşamada hareket edenler.

Einstein “Oyun araştırmanın en ileri biçimidir.” der. Oyunsu bir yaklaşımla biz mümkünlerin dünyasını görmeye başlarız. Uzun süre çözemediğiniz bir geometri problemi düşünün. Ne yaparsınız? Amaçsız bir şekilde açılarla oynarsınız, yardımcı çizgiler çizersiniz. Şekli daha büyük veya daha küçük çizersiniz. Yaptığınız aslında oyun oynamaktır. Sonucu veya çözümü bilmediğiniz için elinizdeki unsurlarla oynayarak çözümün önünüzde belirmesini beklersiniz. Bir kısıtla karşılaştığımızda yapmamız gereken tam da bu… oyun oynamak.

Kısıtları fırsata dönüştürebilme becerisi hem kişisel hayatımız için hem de iş hayatımız için çok önemli.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

Ters Köşe Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Photo by Dan Gold on Unsplash

“Köpeklere Fısıldayan Adam” bir dönem keyifle takip ettiğim bir programdı. Bir köpek eğitimi uzmanı olan Cesar Milan, programda köpekleriyle sorun yaşayan insanlara yardımcı olmaya çalışıyordu. Bölümlerden birinde Hong Kong’da “Köpek Kafe”si olan bir adam vardı. Adam Cesar’a heyecanla derdini anlattı: “Başım büyük dertte (köpeğini işaret ederek) kimseyi içeri sokmuyor. Kafeye gelen köpeklere ve sahiplerine havlıyor. Çok sorunlu bir hayvan. Lütfen bana yardım edin, yoksa kafeyi kapatmam gerekecek.”

Cesar bir süre köpekteki sorunu tespit etmek için çalıştı. Meseleyi anlamaya uğraştı. Bir süre de adamdan köpeği gezdirmesini rica etti. Belirlir bir süre geçtikten sonra da adama şuna benzer bir şeyler söyledi: “Köpekte sorun yok, benim sizinle çalışmam gerekiyor.” İşte o anda adamın yüzünde “ters köşe olmanın dayanılmaz hafifliği” nasıl bir ifadeyse artık, işte o ifadeyi gördüm. Adamın problemi elinden alınmıştı. Durumu o anda biraz şuna da benzetmiştim… Hani duş almayacaksınızdır ama suyu kullanmanız gerekir. Bir şekilde de musluk ayarı tepeden su akıtacak halde kalmıştır. Siz musluğu açıp gözlerinizle akacak suyu takip etmeye çalışırken buz gibi su başınızdan aşağı iner ya… hah, işte benzer bir duygudur diye tahmin ediyorum.

Sorunun köpekte değil de adamda olduğunu anlamak için uzman olmaya gerek yoktu tabi. Kendi sorunu hakkında körleşen bir çok insanda benzer bir durum vardır. O hariç herkes sorunun kimde olduğunu bilir.

Cesar bir süre adamla ilgilendi, gerekli düzeltmeleri yaptı ve sonunda kafe normal düzenine kavuştu.

Sonuç?

İnsan kendini bilmeye uğraşmalı biraz.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

İnovasyonun 10 Türü

Photo by Evan Kirby on Unsplash

İnovasyon tiplerini bilmek ilham almak açısından önemli. Bireyler veya kurumlar inovasyon tiplerindeki başarılı örnekleri takip ederek inovasyon yapma şanslarını arttırabilirler. Sadece ürün inovasyonuna odaklanmamak lazım. “Ten Types of Innovation” kitabından inovasyonun 10 tipi:

  1. Kar modeli: Para kazanma biçiminiz.
  2. Network: Değer oluşturmak için başkalarıyla kurulan bağlantılar.
  3. Yapı: Yeteneklerinizin ve varlıklarınızın hizalanması.
  4. Süreç: İşinizi yapmanın daha iyi yolları.
  5. Ürün performansı: Ayırdedici özellik ve fonksiyon.
  6. Ürün sistemi: Tamamlayıcı ürün ve sistemler.
  7. Servis: Ürününüzün etrafında bulunan destek ve yan ürünler.
  8. Kanal: Ürün veya hizmetiniz kullanıcılar ile nasıl buluşuyor.
  9. Marka: Ürün veya hizmetlerinizin temsili.
  10. Müşteri etkileşimi: Ortaya çıkardığınız ayrıştırıcı etkileşimler.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

Dünya Ne Zamandır Dönüyor?

Photo by Slava Bowman on Unsplash

Ortega Y Gasset’nin bir makalesinde rastladığım örnek çok hoşuma gider. Gasset’nin görünen ile hakikat arasındaki ilişkiyi anlatmak için kullandığı örneği aklımda kaldığı haliyle anlatayım. Diyelim ki bahçenizde oturuyorsunuz ve güneşi seyrediyorsunuz. Ne görürsünüz? Güneş önce bir yerdedir… sonra başka bir yerde… biraz daha bekleyince başka bir yerde. Bu tabloya bakan biri ne düşünür? “Güneş hareket ediyor.” diye düşünür. Binlerce yıl insanlar bu tabloya bakarak bunu düşündüler. Zaten bunun aksini düşünmek için de bir sebep yok. Peki ne oldu da birileri acaba güneş mi hareket ediyor yoksa dünya mı diye merak etti?

Böyle bir araştırmaya bilim insanlarını iten neden tutarsızlıktı. Yaptıkları gözlemlere göre yıldızların görünme biçiminde bir tutarsızlık vardı, güneşin hareketiyle örtüşmeyen bir tutarsızlık. Çoğu zaman bilimi ilerleten böyle tutarsızlıkları çözme isteğidir. Yani işaret önemlidir? Yıldızlar bir tutarsızlığı işaret eder ve siz de araştırmaya başlarsınız ve aslında hareket edenin güneş değil dünya olduğunu keşfedersiniz. Dünya kendi ekseni etrafında döndüğü için güneş hareket ediyor gibi gözükmektedir.

Gasset’nin makalesi hakikat üzerine ağır bir felsefi makale. Makale sonrasında insan hayatındaki işaretler üzerine düşünmeye itti beni. Hayatımızda da bazı işaretler görüyoruz. Bir tutarsızlığı gösteren işaretler. Adeta hayatımızı doğru yaşamadığımızı gösteren işaretler. Bir tür can sıkıntısı, hoşnutsuzluk, yaptığı şeylerden keyif alamama duygusu gibi işaretler… Bazılarımız bu işaretleri görüyor ama görmezden geliyor. “Aman canım daha ne isteyeyim?”, “Emekliliğe ne kaldı zaten?”, “Daha iyisini mi bulacağım?” şeklinde varolan durumu sürdürmelerini  isteyen sesleri dikkate alıyor bazılarımız. Bazılarımız kendilerini hareket edemeyecek kadar kıstırmış durumdalar… faturalar, kredilere, taksitler. Bazılarımızın da kafası çok net… işarettir, tutarsızlıktır onlara göre değil.

Peki işareti görünce ne yapmalı? Bilimsel tutum bu noktada bize yol gösterebilir. İşareti görünce sorgulamaya ve araştırmaya başlamalı. Tüm varsayımları test etmeli. Socrates’in sözünü tekrar hatırlamalı: “Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez.” Konfor alanının dışına çıkmak ürkütücü ama konfor alanında kalarak da bir şeyleri iyileştirmek mümkün değil.

İşaretler olmasa… bir yerlerde bir gariplik olduğunu sezdiren işaretler olması, ilerlemek neredeyse mümkün değil.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

Çizgi Film Öğretir – Coyote ve Road Runner

Biraz hatırlayalım bu güzel çizgi filmi.

Coyote ve Road Runner evrenini tasarlarken Chuck Jones 9 tane kural koyar. Kurduğu çizgi film evreninde bu kuralları yıkmayacaktır. Kurallar kısıtlayıcı olmaktan çok ilham verici. Yaratıcılık söz konusu olduğunda kısıtların ilham verici olduğunu biliyoruz. Daha sonra bununla ilgili bir yazı yazmayı planlıyorum. Startup evreni için de geçerli bir kural var. 3 Nolu Kural:

Rule 3: The Coyote could stop anytime—if he were not

a fanatic (repeat: “a fanatic is one who redoubles his effort

when he has forgotten his aim.” – George Santayana

Kural 3: Coyote istediği anda vazgeçebilir – fanatik olmasa

tabi (tekrarla: “fanatik amacını unuttuğu anda çabasını iki katına

çıkaran kişidir.” – George Santayana

Ne zaman duracağını bilmek önemli. Vazgeçmeyi bilmek önemli.

Aman dikkat!

Startup dünyası çelişkiler dünyası. Neden? Çünkü startup kuran biri hem zor vazgeçen biri olmalı hem de vazgeçmeyi bilen biri olmalı. Bu iki uç arasındaki denge noktasını bulmak asıl mesele.

HerGünÖğren üzerine düşünürken çok dikkat ettiğimiz bir şey var. Özellikle bu girişimdeki ortağım Ozan Dagdeviren’in sık sık hatırlattığı bir şey: “Aman dikkat doğru yaptığımız bir şeyden vazgeçiyor olmayalım.” Daha önce bir yazıda bahsetmiştim biraz oransal düşünmeden. Doğru vazgeçme noktasını tespit etmek gerçekten zor. Kesinlikle kompleks bir problem.

Yani biraz Coyote izlemek iyidir. Bir fanatiğin ne hallere düşebileceğini görmek için 🙂

Blogda ele alınmasını istediğiniz bir sorunuz varsa (dilerseniz isim vermeden cevaplayabilirim) inanc@hergunogren.com’a yazabilirsiniz.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

Kompleks Problemleri Kim Sevmez?

Photo by Hans-Peter Gauster on Unsplash

Kompleksite bilimi üzerine çalışan Brenda Zimmerman ve Sholom Glouberman üç tür problem ayrımı yapıyor: Basit, karmaşık ve kompleks.

Basit problemleri çözmek için basit teknikler geliştirmek mümkün. Bu teknikler yemek tariflerine benzeyen tekniklerle çözülebiliyor. Bir kere tekniği iyileştirince öngörülebilir bir şekilde problemi çözebiliyorsunuz.

Karmaşık problemler için verdikleri örnek aya roket göndermek. Bu tür bir problemi daha küçük parçalarına ayırarak çözmeye çalışabiliyoruz. Çoğunlukla basitçe uygulayabileceğimiz teknikler yok ve problemi çözmek için çok sayıda insanın koordineli bir şekilde çalışması gerekiyor.

Kompleks problemlere verdikleri örnek çocuk yetiştirmek. Her çocuk eşsiz. Bir çocuğu yetiştirirken geliştirdiğiniz teknikler başka bir çocukta işe yaramayabiliyor. Bir kere roket gönderdiyseniz ikinci rokette işiniz daha kolay. Ama bir çocuk yetiştirdiniz diye diğer çocukları daha kolay yetiştirmeniz garanti değil.

Startup problemleri kompleks problemler. Uygulayabileceğiniz garantili teknikler yok. Başarılı bir startup sahibi olmanız, ikincisinde başarılı olacağınız anlamına gelmiyor. Tekrarlanır problemleri çözmeyi daha çok seviyorsanız startup dünyasından uzak durun derim. Ama heyecan, macera ve kompleks problemlerin getirdiği adrenalini sevecekseniz bu dünyada bunlardan bol bol var.

Blogda ele alınmasını istediğiniz bir sorunuz varsa (dilerseniz isim vermeden cevaplayabilirim) inanc@hergunogren.com’a yazabilirsiniz.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

 

Kimsenin Bir Şey Bildiği Yok

 

Photo by Gemma Evans on Unsplash

İnovatif bir fikri hayata geçirmeye çalışıyorsanız kimseye çok fazla güvenmeyin. Özellikle otoriter bir pozisyona sahip kişi ve kurumlara kendilerinde bulunmayan bir değer atfedebiliyoruz. Belirli noktalarda kimsenin öyle ahım şahım bir şey bildiği yok ha!

 

Koca NASA değil mi? Koca NASA… Ay’a insan gönderip geri getirmiş NASA… Eee n’oldu, şimdi?…  Elon Musk kendisinde NASA’nın kurduğu türden hayaller kurma hakkını görüyor. Bana kalırsa bütün mesele bu zaten… kendinde hangi hayalleri kurma hakkını görüyorsun?

 

İnsan neden bazı hayalleri kurma hakkını kendinde görmez? Elon Musk çok zengin olduğu için mi Mars’a gitme hayali kurabiliyor? Hiç sanmıyorum. Biraz inceleyince Musk’ın teorik fizikle ve bilimle ilgilendiğini ve çok iyi bir öğrenici olduğunu görüyoruz. İnsanın neler okuduğu, nereleri gezdiği, neler öğrendiği ve kimlerden ilham aldığı kuracağı hayalleri de belirliyor.

 

Yaratıcılık konusunda çok rastladığım bir şeydir. “Ben çok yaratıcı değilimdir.” cümlesini sık duyarım. Yaratıcılık konusundaki düşük “öz-yeterlik algısı” sizin yapacağınız işlere sınırı baştan koyuyor. Öz-yeterlik algınız düşükse kendinizde kurma hakkı gördüğünüz hayallerin sınırı da düşük. “Ben çok yaratıcı değilimdir.” haksız cümlesi dilinize nasıl gelip oturmuş önce onu bulmanız gerekiyor. Bu noktadaki haksızlığı gidermezseniz, kendinizde kurma hakkını gördüğünüz hayaller de sınırlanacaktır.

 

“Hayal et başarırsın” tarzında bir klişeden söz etmiyorum elbette… çok ve doğru çalışma olmadan hiç bir şey mümkün değil. Ama hayal olmadan da çok ve doğru çalışmanın ulaşacağı bir yer yok.

 

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Warrent Buffett 3 Adımda Önceliklendirmeyi Öğretiyor

Photo by Thought Catalog on Unsplash

Mike Flint, Buffett’in özel pilotu. Bir gün Buffett pilotuna önceliklendirme öğretmeye karar veriyor. Bunun için 3 adım öneriyor.

Birinci Adım:

Buffett Flint’ten 25 kariyer hedefini listelemesini istiyor. Flint listeliyor.

İkinci Adım:

Sonra Buffett Flint’in listesini gözden geçirmesini ve en önemli bulduğu 5 tanesini işaretlemesini istiyor. Flint işaretliyor.

Üçüncü Adım:

Flint’in A listesinde en önemli 5 hedef var. B listesinde ise işaretlemediği 20 hedef var.

Ne güzel değil mi? Artık Flint en önemli 5 hedefine odaklanıp çalışmaya başlayabilir. Flint de zaten öyle yapacağını söylüyor. Bu noktada kalsa sıkıcı ve öngörülebilir bir hikaye olurdu. Elbette bu noktada kalmıyor.

Buffett (çok kurnazsın Buffett) soruyor: “Peki B listesindeki 20 hedef ne olacak?”

Flint: “Önemli olan A listesi. Ancak vakit kalırsa arada B listesindeki işleri de yaparım.” (Şimdi ebelendin Flint)

Biz de öyle yapardık Flint, üzülme 🙂

Buffett: “Hayır, hiç anlamamışsın Mike. B listesindekiler Ne-Olursa-Olsun asla yapmaman gereken şeyler. En önemli 5 şeyi bitirmeden diğerlerine asla zaman ayırmaman gerekiyor.”

Basitliğin güzelliği. Çok güzel. Bu kadar basit.

Flint bu öğüdü tuttu mu bilmiyorum. Ama bu öğüdü tutmanın göründüğü kadar kolay olmadığını biliyorum.

Yazı için yararlandığım blog yazısı.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Kurum Kültürü Detaylarda Belirir

Photo by Dawid Zawiła on Unsplash

Bir startup’ı bekleyen önemli tehlikelerden biri kültür aşınması. Peter Drucker “Culture eats strategy for breakfast” (Kültür stratejiyi kahvaltı niyetine yer) demiş…  bence güzel demiş. Seth Godin takip ettiğim pazarlama gurularından biri. Başarılı bir program yürütüyor bir süredir. Programın adı altMBA, tamamı online bir öğrenme deneyimi. Programın nasıl işlediğini, nelerin yolunda gidip nelerin gitmediğini takip ediyorum bir süredir. Bazı katılımcılar da okuma listelerini yalınlıyor. Öyle bir listeden ulaştığım harika bir kitap “A Beautiful Constraint: How To Transform Your Limitations Into Advantages, and Why It’s Everyone’s Business” (Adam Morgan). Kitaptan daha sonra da başka yazılarda da bahsedeceğim. Dolu dolu bir kitap. Kitapta kurum kültürüyle ilgili çarpıcı bir kısım var.

Kullandığımız dil bizim bir meseleye yanlış bakmamıza neden olabilir. Adam Morgan’ın bu düşünce için verdiği örnek çok çarpıcı. Yazar Four Seasons otelinde lüks araba acenteleri için bir çalışma yapıyor. Öğrenme deneyimi olarak da otelin çeşitli alanlarını geziyorlar. En büyük öğrenme çamaşırhaneden çıkıyor. Çamaşırhanede onlara rehberlik eden çalışan inanılmaz coşkulu ve işini seven biri. Adeta dünyanın en keyifli ve en önemli işini yapıyormuş gibi onlarla ilgilenip sorularına cevap veriyor. Çamaşırhane ortamıysa nemli, sıcak ve boğucu. Otel gezisi bittiğinde bir acente sahibi “Bizim satıcılarımız canavar gibi, ama “arka tarafta” çalışan çocukların da bu çamaşırhanedeki genç gibi olmasını çok isterdim.” diyor. Bu serzenişi dinleyen otel müdürlerinden biri olan Bob şöyle diyor: “Arka taraf nedir ben size göstereyim.” ve kendi arkasını gösteriyor. Sonra devam ediyor “Bizim otelimizde çamaşırhaneye “Evin Kalbi” adını veririz ve orada çalışanlara da buna göre davranırız. Onlar bizim için çok önemli olduğu için isimlerini, çocuklarının isimlerini biliriz ve her gün defalarca kendilerini ziyaret ederiz. Siz de çalışanlarınıza “arka taraf”ta çalışanlar yerine “şirketin kalbi”nde çalışanlar diyor olsaydınız onlar da bizim çamaşırhanemizde çalışanlar gibi çalışıyor olurdu.”… Uuuu, çok ağır konuşmuş değil mi? Bu lafı duyan kişi olmak istemezdim açıkçası.

Kullandığımız dili düzeltmek önemli. Kurum kültürü gibi detaylarda inşa olan bir şeyi öncelikle dil seviyesinde takip etmeliyiz.

Page 2 of 41234