blog

İstek, Hayalgücü ve Strateji Üzerine

Photo by Gauravdeep Singh Bansal on Unsplash

Neyi istediğimizi biliyorsak, isteğimize ulaşmak için bir “Stratejik Plan” oluşturmak nispeten kolay. Peki ya neyi isteyebileceğimizi bilmiyorsak?

Bir şeyin imkansız olduğunu iddia etmek çok zordur. Ancak çoğu zaman kendimiz için bazı şeylerin imkansız olduğunu düşünürüz. Bizi bu düşünceye iten geçmiş deneyimlerimiz, şu anda etrafımızda aktüel olanlar ve varsaydığımız imkanlardır.

Yetişkinlerle yaptığım bir atölye çalışması sırasında bir katılımcıya sormuştum: “Mesela sizin ilerde bir özel üniversite açamayacağınızı kim iddia edebilir?” Hiç kimse demesini bekliyordum. Zaten hiç kimse diyecekti ve ben de sözüme devam edecektim. Ancak ilginç bir şey oldu. Katılımcı: “Ben iddia edebilirim.” dedi. “Yani siz ileride bir özel üniversite açamaz mısınız?” diye tekrar sordum. “Bana kalırsa açamam.” dedi. O kadar şaşırmıştım ki tekrar altını çizerek sordum: “Yani sizin ilerde, bir şekilde bir özel üniversite açmanız hiç bir şekilde mümkün değil midir? Biraz düşündü ve gülerek “Bana kalırsa mümkün değildir.” dedi. Karşımda bir yetişkin bir şeyin mümkün olmadığını söylüyordu. Bir insan kendisi açsından bir şeyin mümkün olmadığını düşünüyorsa, zaten yapacak çok şey yok. Peki bizim açımızdan neyin mümkün olup neyin mümkün olmadığına nasıl karar veriyoruz? Bir şeyin mümkün olmadığını iddia etmek nasıl bu kadar kolay olabiliyor? Bir özel üniversite açmak için çok paranız olması gerekiyor. Hiç bir zaman çok parası olmayacağına nasıl ve neden karar vermişti bu kişi?

Bize böyle aceleci karar aldıran, geçmiş deneyimlerimiz ve şu anda sahip olduğumuz imkanlar. Bunlara bakarak ya da bu noktadan itibaren bir şeyleri istiyor ya da istemiyoruz.

Neleri istemeye hakkımız olduğu ve neleri istemeye hakkımız olmadığına kendimiz karar veriyoruz. Bu nedenle stratejik bir hedef belirlemeden önce kendimize hangi sınırları koyduğumuzu anlamaya çalışmalıyız. Hedef belirlemeden önce varsaydığımız ve test etmediğimiz sınırları ortadan kaldırarak hayal kurabilmemiz önemli.

En önemli liderlik ilkesi

Photo by Paul Skorupskas on Unsplash

Denetim odağınız içerde mi dışarda mı? Eğer içerdeyse en önemli liderlik ilkesine sahipsiniz demektir. Peki denetim odağının içerde veya dışarda olması ne demek?

Bunu bir örnekle basitçe anlatmak mümkün. Diyelim ki bir ürününüz var ve pazarlamasının yapılmasını istiyorsunuz. Bir ekip kurup başına da birini getiriyorsunuz. Altı ay süre ve belirli bir bütçe veriyorsunuz. Altı ay sonra pazarlama projesi batıyor. Sonuçlar çok kötü. Ekibi yöneten kişiye soruyorsunuz: “Neden bu kadar kötü sonuçlar aldık?” Eğer yönetici size şöyle şeyler söylüyorsa: “Ekibin motivasyonu düşüktü.”, “Bütçemiz yeterli değildi.” ve “Ürünün pazara uygun olduğunu düşünmüyorum.” Ne yazık ki denetim odağı dışarıda. Çünkü öne sürdüğü tüm faktörler kendi dışındaki şeyler. Bunlar doğru da olabilir. Önemli olan doğru ya da gerçek olup olmadıkları değil. Eğer yöneticinin denetim odağı içeride olsaydı şöyle cümleler kuracaktı: “Zaman zaman ekibin motivasyonu düştü, ben çıkarmayı başaramadım.”, “Zamanı iyi kullandığımı düşünmüyorum.” ve “Ürünün özelliklerini de iyi çalışamadım bana kalırsa.” Kurduğu tüm cümleler olumsuzluk içeriyor olsa da bu kişinin denetim odağı içeride. Başına gelen olumsuzluklarda kendi adına bir pay arıyor. Kendini kurban olarak görmüyor.

Odak dışarıda düşünme tarzı, durumun fotoğrafını çeker. Bu şekilde düşünen insanlar başarısızlığı ortaya çıkan kişi ya da faktörleri değişmeyen şeyler olarak ele alırlar. Odak içeride düşünme tarzı ise aksiyon üretir. Kişinin aldığı aksiyonlar da dahil olmak üzere sonucu ortaya çıkan şeylerin başka türlü mümkün olabileceğini unutmaz.

Bu ilkeyi bir meslek lisesinde yaptığım gönüllü çalışma sırasında anlattığımda öğrencilerden biri söz aldı: “Ben bir örnek verebilir miyim? Bence benim vereceğim örnekte sizin söylediğiniz şekilde yaklaşmak mümkün değil.” Merak ettim tabi, “Nedir örnek?” diye sordum.

Öğrenci: “Mesela halı sahada maç yapıyoruz, bir arkadaşım bana pas vermiyor. Benim suçum ne? Şimdi benim odağım dışarda mı yani? O pas vermiyor, ben ne yapabilirim ki?”

“Birlikte düşünelim.” dedim ve devam ettim “Önce odağı dışarda bir insan gibi düşünelim. Neler söyleriz? Arkadaşım şahsi oynuyor, bana pas atmıyor, iyi bir takım oyuncusu değil. Bunlar doğru da olabilir. Bunları söylediğim için pas alır mıyım? Sonuç değişir mi? Hayır. Şimdi de odaği içeride bir insan gibi düşünelim. Aslında sormamız gereken soru şu: “Ben ne yapıyorum ya da ne yapmıyorum da o pası alamıyorum?” Böyle düşünmeye başladığımız anda aksiyon üretmeye de başlarız. Sence o pası almak için neler yapabilirsin?” Öğrencinin verdiği cevaplardan biri gerçekten çok yaratıcıydı. “Soyunma odasında arkadaşlık yaparım, kalbini kazanırım, böylece o da bana daha çok pas atar.” dedi. Pas almak için bir insanla arkadaşlık kurulur mu sorunsalını bir kenara koyuyorum. Sonuçta bu pası almak için kullanılabilecek bir aksiyon mudur? Evet. “Başka ne yapabilirsin?” diye sordum. “Ben ona 20 tane pas atarım, o da utanır herhalde bana 5 tane atar.” dedi. Yine kullanılabilecek bir strateji. “Başka?” diye sordum. “Sürekli koşu yoluna doğru kendimi göstermeye çalışırım.” dedi. Çok ilginçtir ki odağı içeri alır almaz sonuçlara katlanan biri yerine sonuçları değiştirmek için strateji ve aksiyon geliştiren biri ortaya çıktı.

İşin güzel tarafı şu, insanlar doğuştan odakları içeride ya da dışarıda başlamıyorlar hayata. Yaşam pratikleri insanların odaklarını içeri ya da dışarı alıyor. Hatta bazı durumlarda odağımız içeride davranırken bazı durumlarda da dışarıda davranabiliyoruz. Liderlik yapmak zorunda olanların zaten odaklarını dışarıya alma lüksleri yok. Büyük bir kuruma CEO olduğunuzu düşünün. Bir süre geçtikten sonra başarısızlığı dış faktörlerle izah edebilir misiniz? Etseniz bile sizi kim dinler? Ekonomik kriz vardı, reklam bütçemiz düşüktü ondan başarısız olduk demenin kime ne faydası olabilir ki? Sonuçta hepimiz hayatlarımızda belirli kaynaklardan en iyi sonuçları üretmek zorundayız.

Bir başka çalışmada bu ilkeyi anlattığımda bir matematik öğretmeni itiraz etti. “Benim sınıflarım 70 kişilik, sonuçta benim odağımın nerede olduğu çok da önemli mi?” diye sordu. Kişinin kendine teslim edilen durumu iyi yönetip yönetemediğiyle ilgili bir zihinsel ekzersizim vardır. O ekzersizi birlikte yapmayı önerdim. “Sizin sınıfınızdaki 70 öğrenciye ders vermeleri için dünyadan ve Türkiye’den 1000 öğretmen seçsek ve bir süre matematik öğretmelerini istesek, sizinle aynı sonucu mu alırlar?” diye sordum. “Hayır, aynı sonucu almazlar.” dedi. “Zaten istatistiki olarak aynı sonucu almamalarını bekleriz.” dedim. Belirli sayıda öğretmen öğrencileri beklenen seviyenin çok üzerine çıkaracaktır. Belirli sayıda öğretmen de öğrencileri beklenen seviyenin çok altına getirebilecektir. Geriye kalanlar ise bir normal dağılım oluştururlar. Peki, öğrenciler aynı, neden sonuçlar farklı? Değişen öğretmen ve öğretmenin becerileri. Herhangi bir durumda bizim kendimize hep bunu sormamız gerekiyor: “1000 kişi aynı şeyi denese benimle aynı sonucu mu alırdı? Eğer cevabınız hayır ise, kendi performansınızı arttırabilirsiniz demektir.

Bu ilkeyi hayatımızın her alanında kullanabiliriz. Bir başarısızlık durumunda iç konuşmamızı takip etmeliyiz. Eğer kendimize söylediğimiz şeyler dış odaklıysa düşünme tarzımızda bir sıkıntı var demektir.

Fotoğraf çeken düşünce biçimini sadece durum tespiti için kullanmak gerekir. Adı üstünde “durum tespiti”. Yani bizim durumla ilgili çektiğimiz anlık bir fotoğraf. Sonra bu fotoğraftaki unsurları kendi istediğimiz şeye ulaşacak şekilde yönetmemiz gerekir.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

Page 4 of 41234