#004 Girişimci Hayata Nasıl Bakar?

Photo by sergio souza on Unsplash

Girişimci hayata nasıl bakar? Merhaba hoş geldiniz. Ben İnanç Ayar. Biraz felsefe konuşarak başlayacağız. Felsefe deyince ürkenler olabiliyor. Çok keyifli, eğlenceli ve kolay anlaşılır bir kavram üzerine konuşacağız. Aristoteles’ten bahsedeceğim biraz. Potansiyel-aktüel kavramı. Geçtiğimiz bölümlerde özellikle bahsettiğimiz bir şey vardı: İnsan bir şeyler gerçekleştirmeye çalışır, bu sırada da karşısına birtakım engeller, sorunlar çıkar. Bu sorunların ve engellerin çıktığı noktalarda nasıl hareket etmesi gerektiği üzerine konuşmuştuk ve odağımızı içsel tutmanın ne kadar önemli olduğunu anlatmıştım ben bir miktar. Ve dışsal odaklı olmanın da bizi eylemden uzaklaştırdığını konuşmuştuk. Aslında çok önemli bir gerilim bu. Bir yanda fikirler, düşünceler, hayaller var. Bir yanda da hareket etmek var, eyleme geçmek var. Bu iki dünya birbiriyle sürekli bir çatışma halinde ve benim gözlemlediğim kadarıyla da fikir dünyasında, hayal dünyasında biraz daha yoğunluklu olarak bulunan insanlar daha yaratıcı oluyorlar tabii ki ama diğer dünyaya geçmeleri biraz daha zor oluyor. Ya da tam tersini düşünebiliriz. Çok hareketli, çok aksiyonlu, sürekli hareket halinde olan bir şeylerin içinde bulunan, eylemde bulunan insanlar da hayal kurma ve fikir oluşturma konusunda birtakım sıkıntılar çekebiliyorlar. Aslında bu ikisini bir araya getirmek önemli olan, bu gerilimi, bu çatışmayı ortadan kaldırmak önemli. Biraz bunun nasıl yapılacağı üzerine bu podcast serisi içerisinde eğilmeye çalışacağız.
Ben tabii öğrenmeyi çok seven bir insanım ve bir sürü alanda öğrenmem gerekiyor. Şu anda yürüttüğüm birtakım girişimler var. Özellikle ağırlıklı olarak yoğunluklu olarak uğraştığım Her Gün Öğren bir video öğrenme projesi. Bir yandan o işi yürütmeye çalışıyorum. Dolayısıyla da birçok konuya girmem gerekiyor. Satış, pazarlama, temel yönetim, insan yönetimi, motivasyon, ekip yönetimi gibi alanlarda sürekli okumam ve kendimi geliştirmeme gerekiyor. Dolayısıyla bu alanlardan da bahsedeceğim. Podcast serisi içerisinde çok geniş bir yelpazeden bahsediyor olacak. Bir sınırlandırma çizmek gerekirse, nasıl sınırlandırabiliriz? Şöyle yapabiliriz, bu fikir ve hayal dünyası ile harekete geçme, eyleme geçme, bir şeyleri gerçekleştirme dünyası arasındaki boşluğu doldurmaya, o gerilimi gidermeye çalışan her tür iş bizim ilgi alanımızda olacak. Yani şu anda bir şirketin sahibi de olabilirsiniz, bir girişimin sahibi olabilirsiniz, bir startup sahibi olabilirsiniz. Bu podcast’ten alabileceğiniz şeyler olacaktır. Ya da kurumsal hayatta çalışıyor olabilirsiniz, kurumsal hayat içerisinde kendinize kariyer planı oluşturmuş olabilirsiniz. Yine insan yönetmenizi gerektirdiği için bu yaptığınız iş, kendinizi yönetmeniz gerektiği için podcast’ten fayda üreteceğinizi düşünüyorum. Tabii ki zaman içerisinde sizlerin de sorduğu sorularla, oluşturduğu etkileşimlerle podcast serisi şekil almaya devam edecektir diye düşünüyorum. Bir de tabii ki ben bir çocuk yetiştirdiğim için o alanda da çok okuma yapıyorum, çok öğreniyorum. O alanda da sizinle bir şeyleri paylaşmaya çalışacağım, bir taşla iki kuş vurmaya çalışacağım. Yönetim kavramlarıyla, iş dünyasıyla çocuk yetiştirme arasında birtakım ilişkiler mümkün olduğunca kurmaya çalışacağım.
Bugün Aristo’dan bahsedeceğiz. Aristo’nun çok önemli bir kavram ikilisi, aktüel ve potansiyel. Şöyle bir örnekle kolayca anlatılabilir bu. Diyelim ki önümüzde bir tahta blok var, bir odanın içerisindeyiz. Ham bir ağaçtan olduğunu düşünelim, işlenmemiş. Bu tahta blok aktüel olarak tahta bloktur. Yani sorduğumuzda birilerine bu nedir diye, bize o şeye bakıp onun tahta blok olduğunu söyleyeceklerdir. Yani o şeyin şimdiki zamanda, bizim gördüğümüz haline aktüel hali diyebiliriz. Potansiyeli nedir o tahta blokun? Bu soruyu sorduğumuzda o tahta bloka bakıp aynı şeyleri söylemek mümkün değil. O tahta blok potansiyel olarak 10 bin tane kürdan olabilir, 10 tane vazo olabilir, bir tane sehpa olabilir, bir tane tabure olabilir. Yani bakıp onda halihazırda, şimdiki zamanda olmayan ama olması mümkün olan bir şey görmek, potansiyeli görmek demek. Potansiyel olan ilgin, varlıkla var olmayan arasında çok ilginç bir bölgede. Diyelim ki tahta bloka baktım ve tahta blokta bir tane tabure gördüğümü söyledim, tahta bloka bakıp bir tabure hayal ettim. Potansiyel olarak bu tahta blok bir tabure olabilir dedim. Ve hiçbir şey yapmıyorum, öyle duruyorum. Binlerce yıl bile otursam benim hayal ettiğim, fikir olarak oluşturduğum o tabureyi elde etmem mümkün değil. Yani potansiyel olarak o şeyde bulunan şeyin ortaya çıkması için benim harekete geçmem gerekiyor. Ne yapmam gerekirdi, hikayeyi normal bir şekilde sürdürüyor olsaydık? Tahta bloka baktım, orada bir tabure gördüm, o tabureyi elde etmek için yontmaya, işlemeye, kesmeye biçmeye, şekil vermeye başlamam gerekirdi. Bir süre bu işi yaparsam eğer hayal etmiş olduğum tahta tabureye kavuşabilirim. Çok ilginç, potansiyel var ama eylem yoksa yok gibi. Varla yok arası bir noktada. Başka bir örnek vereyim. Kol kaslarımın bir potansiyeli var, gelişebilir. Ama hiçbir şey yapmazsam oturursam, harekete geçmezsem bir gelişim olmaz. Ne yapmam gerekir benim kol kaslarını potansiyeline ulaştırmam için? Çalışmam, egzersiz yapmam gerekir, protein almam, uygun koşulları oluşturmam, uyumam, uyanmam, arada bir çalışmayı bırakmam, arada bir yoğun çalışmam gerekir. Bu şeyleri yaparsam yani o potansiyelin açığa çıkması için gerekli şeyleri yaparsam o potansiyel açığa çıkmış olur, aktüel hale gelir. Çok ilginç. Ben bunun adeta hayatın sırrı gibi bir şey olduğunu düşünüyorum. Tüm hayatın sırrı gibi olan şeyler gibi bu da çok basit ifade edilir ama anlaması ve hayata geçirmesi o kadar basit değil. Etrafımızda gördüğümüz insanların çok büyük bir kısmı aktüel bir dünyanın içinde yaşıyor. Yani aktüellere bakıyorlar, bir şeylerin aktüel olan taraflarını görme eğilimindeler. Çok özel birtakım insanlar biraz daha potansiyeli görebiliyorlar. Sadece potansiyelde kalan insanlar, potansiyeli gören insanlar da değer üretemiyorlar. Aslında şeylere bakıp onların aktüel hali dışındaki bütün olan bir potansiyel hali görüp onu açığa çıkarmaya çalışan insanlar asıl değeri üreten insanlar diye düşünüyorum. Yani kendi etrafınıza baktığınızda örneklerini görmüşsünüzdür. Geçtiğimiz bölümlerde konuşmuştuk, sınıfındaki matematik başarısının iyi olmadığını söyleyen bir öğretmen aslında o başarının aktüel hali üzerinden ya da o çocukların aktüel hali üzerinden konuşuyor. Ya da bir kaynak farklı farklı insanlara teslim edildiğinde farklı sonuçlar çıkmasının nedeni de bu. Çünkü farklı insanlar aynı kaynağın, bir kısmı sadece aktüel olanıyla ortaya bir şeyler çıkarmaya çalışıyor, bir kısmı potansiyeli daha iyi görüyor ve çok daha iyi bir şey ortaya çıkarabiliyor ve ortaya bir dağılım çıkmış oluyor. Yani şeylere baktığımızda ağırlıklı olarak eğilimimizin aktüeli görme yönünde olduğunu bilmemiz ve bununla mücadele etmemiz gerekiyor. Yani bunu tersine çevirmeye çalışmamız gerekiyor. Bu eğilimi tersine çevirmek. Ben bu tersine çevirme kavramının da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sezgi karşıtından biraz konuşmuştuk, tersine çevirme kavramını da şöyle bir örnekle anlatayım. Ben mesela bir dönem National Geographic’de bir belgesel izliyordum çok severek, Köpeklere Fısıldayan Adam. Belgeseli izleyenler vardır. Bir tane uzman var köpekler konusunda uzman bu kişi. Ve köpekleri eğitmeye çalışıyor. Sahipleri geliyor, köpeklerinde olan problemleri söylüyorlar o da bu problemleri gidermeye çalışıyor. Böyle keyifli, eğlenceli bir program. Ben bu programı bir tür öğrenme programı gibi izlerdim çoğunlukla. Bir bölümden bahsedeceğim size. Hong Kong’da bir kafe işleten birisi uzmana ulaşıyor. Uzmanın adını hatırlamıyorum şimdi. Uzman geldiğinde diyor ki “ben bir köpek kafesi işletiyorum”. İnsanların köpekleriyle birlikte gelebildikleri bir kafe. Bu kafeye geliyor insanlar ve kendileri kahve, çay içiyorlar, köpekleri de mama yiyor, oturuyorlar, keyiflerine bakıyorlar. Diyor ki “ben bu kafede artık iflas etmek üzereyim çünkü benim köpeğim kimsenin içeri girmesine müsaade etmiyor, herkese havlıyor, saldırmaya çalışıyor, iflas edeceğim, bu köpekte bir problem var. Bir şekilde başka köpeklerle ve başka insanlarla geçinemiyor. Bu sorunu nasıl giderebiliriz diye aklıma siz geldiniz, size başvurmak istedim” diyor. Uzman tamam diyor, bakalım. Köpekle çalışmaya başlıyor, çeşitli komutlar veriyor, komutları uygulayıp uygulamadığına bakıyor. Köpeği alıp gezdiriyor biraz. Sonra sahibiyle birlikte köpeği gezdiriyor. Ve bir süre sonra sahibine şöyle bir şey söylüyor: “Köpekte hiçbir problem yok, benim sizinle çalışmam gerekiyor.” Ben çok eğlenmiştim o noktada, adam da şaşkın bir şekilde bakmıştı. Yani köpeklere fısıldayan adamı çağırıyor, köpeğindeki birtakım sıkıntıları anlatıyor, sonra teşhis kendisine konuyor. Problemin kendisinde olduğu anlaşılıyor. Enfes saniyelerdi benim için. Çünkü kendini bilmek konusu çok önemli. Daha önce de konuştuk, kendini bilmek çok ilginç geliyor bana. İlginç gelmiyor aslında felsefeyle uğraşan biri olarak, ironik geliyor. Çok yoğun kendini bilmeme durumları daha çok ironik geliyor bana. Bununla ilgili geçenlerde enteresan bir şey yaşamıştım. Bora Öğünç benim çok sevdiğim bir arkadaşım şöyle bir şeyden bahsetmişti. Bora Öğünç aynı zamanda Pub Story’nin kurucu ortaklarından ve dijital pazarlama alanında da bilgisine, sezgilerine çok güvendiğim bir insan. Şöyle bir şey söylemişti: “İnanç, yani ben photoshop yapıyorum, bir şeyler yapabiliyorum photosshop ile bir şeyler ortaya çıkarabiliyorum, kendi ihtiyacımı görebiliyorum nihayetinde. Ama benim kadar photoshop bilip kendini photoshop üstadı olarak ilan edebilecek bir sürü insan var etrafımda” demişti. Gerçekten çok enteresan, ben de aynı şeyi düşünüyorum. Yani uzman dediğimiz kişi aslında ne bildiği kadar, o alanda neyi bilmediğini de bilen kişidir. Neyi yapabildiğini bildiği kadar, neyi yapamayacağını da bilen kişi. İşte bütün bunları bilebilmek için de, insanın kendisine, yaptığı işe dışarıdan ve yukarıdan bakabilmesi gerekiyor. Yani düşünmesi gerekiyor, yaptığı iş ve kendisi üzerine. Zaten bizi yukarı çıkaran, sıçratan eylemler, kendi üzerine ve yaptığı iş üzerine düşünme eylemlerinden ortaya çıkıyor. Bir de böyle dünyaya kendi penceresinden bakıp dünyayı bildiği ve yapıp ettiğinden ibaret gören insanlar var. Bu kafe sahibi de böyle bir insandı anladığım kadarıyla. Uzman bunu söyleyince “tamam, çalışalım” dedi. Çalışmaya başladılar, bir süre sonra köpek gayet sakin bir şekilde kafenin içerisinde bir köşede uyuklamaya başladı. Neden böyle bir problem varmış çünkü kafe sahibi köpeğe liderlik etmiyormuş, köpek ona liderlik etmeye çalışıyormuş. Köpekler de çok enteresan bir şekilde kendi doğaları gereği o mekanda kim varsa, kim olursa olsun, hayvanlar, köpekler, kediler, orayı bir kitle olarak görüyorlar, bir tür köpek kabilesi gibi görüyorlar ve orada bir lider olması gerektiğini düşünüyorlar. Liderlik enerjisine sahip olan kimse yoksa da, en yüksek enerjiye sahip olan köpek ya da insan o çetenin ya da kabilenin lideri oluyor. Bu grubun lideri olarak köpek kendisini görüyormuş yani aslında zavallı adamı korumaya çalışıyormuş diğer köpeklerden ve diğer sahiplerden. Uzman, adamın enerjisini doğru bir noktaya getirince adamı liderlik yapar hale getirince köpek uyuklamaya başladı çünkü iş kalmadı. Sakin bir şekilde köpek kenarda uyuklar hale geldi. Çok ilginç yani ben bunu çok ilginç buluyorum. Öğrenmeyle ilgilenen bir insan olarak çok ilginç buluyorum. Şeylerin doğasına aykırı bir şey yaptığınızda, işleyişine aykırı bir şeyler yaptığınızda bir şeyler çalışmıyor. Ama ona uygun bir teori yaklaşım geliştirirseniz birden şeyler pürüzsüz hale gelmeye başlıyor. Çok ilginç. Bu kafe sahibi ne yaptı? Karşısında bir sahne var, bu sahneye bakarak bir karar verdi. Bu tür durumlarda çok dikkatli olmak gerekiyor. Biz hayat içerisinde bizim dışımızdaki şeyler bir tür sahneyi izler gibi izliyoruz ve bu sahnenin kurucu unsurlarından birisi olduğumuzu unutabiliyoruz. Ne demek istiyorum? Yani karşında izlediğin sahnenin nasıl bir sahne olduğu üzerinde senin de etkin var. Hatta en önemli etki senin, hangi sahneyi izleyip izlemeyeceğine, hangi durumlara girip girmeyeceğine karar vermekten başlamak yani, buradan başlayarak o sahneyi değiştirme kararını verip vermemeye kadar da gidiyor bu seçenekler. Yani ben hem bazı sahneleri izlememe kararı alabilirim hem de izlemek zorundaysam o sahneyi onun başka türlü olması için de elimden geleni yapabilirim.

Devamını podcast’te dinleyebilirsiniz.

Bölümde adı geçenler:

Pub Story

Bora Öğünç

Köpeklere Fısıldayan Adam

Aristoteles

Johari Penceresi

 

#003 İyi Fikir Çıkmazından Kurtul

Photo by Ross Findon on Unsplash

Merhaba ben İnanç Ayar. 3. bölümdeyiz, bir fikri hayata geçirmek üzerine konuşacağız. Geçen bölümde söylemiştim. Fikir dünyası, hayal kurma ile eylem, harekete geçme, başlama arasında bir gerilim var, çatışma var. Çok önemli bir gelirim. Bu gerilimden biraz bahsedeceğiz. Benim özellikle 2017 yılında, yılların getirmiş olduğu birikimle birlikte fark ettiğim bir gelirim. Bu gerilimi çözme yollarından birini de Adam Grant sayesinde keşfettim. Grant’in Originals (Orijinaller) kitabı şu anda çevirisi de yapıldı Türkçeden de okuyabiliyorsunuz. Benim çok sevdiğim, defalarca okuduğum bir kitap. Herkese çok okumasını önerdiğim bir kitap. Bu podcast serisinde de tekrar tekrar üzerine dönüp konuşacağımız kitaplardan bir tanesi. Bu kitapta Grant, örnekler veriyor, orijinal fikirler, eserler üretmeye çalışan insanlarla ilgili, Mozart’tan, Beethoven’den, Picasso’dan, Bach’tan örnekler veriyor. Özelikle yaratıcı üretkenlik üzerine araştırmalar yapan Dean Simonton’un araştırma verilerini bir bölümde kitapta örnek olarak kullanıyor. Bu araştırmaya göre yaratıcılık gereken alanlarda en başarılı olanlar daha iyi fikirler üretenler değil, daha çok fikri hayata geçirenler. Çok ilginç çünkü kültürümüzden neredeyse bunun tersi bir eğilim vardır. Benim de yaşadığım bir gerilimdir bu. Ne yapmaya çalışırız biz, yaratıcılık gerektiren alanlarda çalışan insanlar olarak, fikri iyi hale getirmeye çalışırız. Yani bir fikri hayata geçirmeden önce daha çok yapmaya çalıştığımız şey, o fikri iyice parlatmak, iyice mükemmel hale getirmektir; eğilimimiz o yöndedir. Tam tersini söylüyor Adam Grant. Böyle yapma diyor. Fikri parlatmaya, fikir üzerinde vakit geçirmeye uğraşma, bir an önce o fikri hayata geçirmeye çalış diyor. Çok ilginç, çok sezgi karşıtı bir düşünce. Benim Her Gün Öğren girişimi sırasında karşıma çıkan insanlardan biri bu. Her Gün Öğren girişiminin kurucu ortaklarından birisiyim. Orada öğrenme videoları geliştiriyoruz, Grant üzerine de birtakım videolar yaptık. Bizim mesela aldığımız kararları kaliteli hale getirmemiz için bize çok yol göstermiştir Grant. Ozan Dağdeviren ile birlikte yaptığımız bir girişim bu, birlikte yürüttüğümüz bir girişim. Bu projeyi başlatırken, bir ekibe karar vermemiz, bir çekim ekibine karar vermemiz, bir çekim ekibiyle çalışmaya başlamamız gerekiyordu. Çekimleri iç mekânda mı dış mekanda mı yapsak acaba diye düşünüyorduk. Bütün bu kararları ertelemek ve fikri mükemmel hale getirmek 6-9 ay sonra hayata geçirmek yerine, Adam Grant ile de o dönem haşır neşir olduğumuz için, dedik ki “yok, hayır, hemen 15 gün sonra bir çekim koyuyoruz, bir şeyler çekmeye başlıyoruz” dedik. Böyle bir proje için normalde sezgilerim bana “bir 6 ay en azından hazırlık geçir de ondan sonra bu fikri hayata geçir” der ama Grant tersini söylediği için ona uyduk ve yaptık. hemen o çekimler sonrasında iki çok önemli karar aldık. Çekim ekibiyle kimyamızın uyuşmadığını gördük ve devam edemeyeceğimizi gördük. Birinci karar buydu. İkincisi de şuydu: Asla iç mekanda olmaması gerekiyor bu projenin, dış mekanda olması gerekiyor. Biz bu kararı 6 ay sonra da alabilirdik. Bütün planımızı aynı ekiple ve iç mekanda çekmek üzerine de yapabilirdik. İnanılmaz vakit ve kaynak kaybı olurdu ama böyle bir kararı Grant sayesinde hızlıca almış, kendimizi de bu israftan kurtarmış olduk.

Devamını podcast’te dinleyebilirsiniz.

Bölümde adı geçenler:

Adam Grant
The Originals
Ozan Dağdeviren
Early Vertical Form
Stanley Kubrick
Robert Mckee
The Story
Steven Spielberg
MVP
Yalın Startup
Deliberate Practise

#002 En Önemli Liderlik İlkesi Nedir?

Photo by Jehyun Sung on Unsplash

Merhaba, hoş geldiniz. İkinci bölümdeyiz. İnanç ben. Geçen bölümde bir sahne canlandırmıştım zihninizde, ürkütücü bir sahne. İkinci kısmı özellikle ürkütücü olan bir sahne yani geç işaret sahnesi, fatura kuyruğunda “acaba bu hayatı ben böyle yaşamasam daha mı iyi olurdu” sahnesi. Bu sahneyi umarım bolca düşünmüşsünüzdür. Ben de her söylediğimde tekrar ürkerek hatırlıyorum bu sahneyi. Sonra da işte hayal kurma üzerine konuştuk ve düşündük. İnsanın önce kendini hayal kurabilir hale getirmesi gerekiyor. Yapması gereken ilk işlerden bir tanesi bu yani kendi üstüne çalışması gerekiyor, kendini geliştirmesi, öğrenmesi gerekiyor. Kendisiyle ilgili, kendi koyduğu bir takım haksız sınırları ortadan kaldırması gerekiyor. Sonra da bir liderlik ilkesinden bahsedeceğimi söylemiştim. Yaklaşık 14-15 sene oldu yetişkin eğitimiyle uğraşmaya başlayalı. İnsanlar üzerinde çok hızlı sonuç aldığını gördüğüm bir ilke bu. Liderlik konusuna benim nasıl baktığımı da bu ilkeyi paylaşınca görmüş olacaksınız. Liderin benim açımdan bir kurum yönetmesi, bir kurum içerisinde olması gerekmiyor. İnsan kendi hayatı açısından, kendi hayatı içerisinde lider olabilir, liderliği böyle görüyorum ben. Bu ilkeyi paylaşacağım birazdan.
70’li yıllarda, 71-72 olabilir, ortaya atılmış bir ilke bu: Denetim odağı İlkesi. Sonra liderlik teorisi tabii ki çalışılmaya devam edilmiş. Üzerine bir sürü başka şey eklenmiş. Ama bana sorarsanız tek bir ilkeyle başlamak gerekecek olsa, ben liderlikle ilgili bir insana tek bir ilke önerecek olsam, öğretmeye çalışacak olsam bu ilkeyi öğretirim. Benim de yaşamımda çok uygulamaya çalıştığım bir ilkedir. Ve güzel tarafı da şudur, hemen hızlıca öğrenilebilir. Yani bu podcast’i dinledikten sonra, benim anlattığım ilkeye ikna olursanız ve hayatınıza geçirme kararı alırsanız, o andan itibaren hayatınız başka türlü olacaktır. Bunu garanti edebilirim size. İlke şunu söyler: Liderlerin denetim odakları, kontrol odakları içsel, lider olmayanların denetim odakları, kontrol odakları yani, dışsal. Böyle kuru terimlerle anlatmayayım ben bunu, bir örnekle anlatayım. Eğitimlerimde de çok kullandığım bir örnektir. Diyelim ki, bir ürününüz var, bu ürünü pazarlamak istiyorsunuz. Bir ekip kurdunuz, ekibin başına bir yönetici getirdiniz ve yöneticiye diyorsunuz ki bu ekiple birlikte, bu ürünü, altı ay boyunca şu kadar bütçeyle pazarlama projesi haline getirin ve pazarlayın diyorsunuz. Sonra bırakıyorsunuz ekibi kendi haline. Altı ay sonra batıyorlar, ekibi yöneten kişiyi yanınıza çağırıp soruyorsunuz: “Ne oldu, niye battık” diye. Merak ediyorsunuz çünkü, ben de olsam merak ederim bu arada. Yönetici eğer, yöneten kişi size şunları söylüyorsa, “ekibin motivasyonu düşüktü, ürün pazara uygun bir ürün değildi, zaman kısıtlıydı, bütçe kısıtlıydı” diyorsa, bu söylediği şeyler tamamı doğru bile olsa, işin ilginç tarafı bu kişi haklı bile olsa, bu bizi kurtarmıyor. Nedir bu söylediği şeyler, kendi dışındaki birtakım faktörlerdir. Bu kişinin denetim odağı dışsal. Hemen o kişiyle ilişkinizi bitirmeniz gerekir, çünkü bu kişi öğrenemez, öğrenmez, değişmez, dönüştürmez; bu fikrini değiştirmezse tabi ki. Eğer kişi size şöyle konuşuyorsa: Ekibin zaman zaman motivasyonu düştü ama ben nasıl çıkaracağımı bilemedim, zamanı iyi yönettiğimizi düşünmüyorum, bütçeyi de iyi yönetmedik, ürünün öne çıkarılması gereken özelliklerini de iyi tespit ettiğimizi düşünmüyorum ama bundan sonra daha iyi yapacağız” diyorsa, kişinin kurduğu tüm cümleler başarısızlık cümleleri bile olsa, nedir bu söylediği faktörler? Kendi dışındaki birtakım dışsal faktörler değildir, kendisiyle ilgili faktörlerdir. Bu kişinin odağı, denetim odağı içseldir. Bu kişi değişebilir, dönüşebilir, öğrenebilir ve daha iyi hale gelebilir. O kişiyle ilişkinizi sürdürmeniz gerekir. Bu kadar basit.

Devamını podcast’te dinleyebilirsiniz.

Bölümde adı geçenler:

Organize İşler
Yılmaz Erdoğan
Tolga Çevik
Özgü Namal

#001 Hayat Size Hangi İşaretleri Gönderir?

Photo by Tim Mossholder on Unsplash

Merhaba ben İnanç Ayar. Podcast serisinin ilkine hoş geldiniz. Bu seride biraz, bir şeyleri gerçekleştirme üzerine konuşacağız, ilham almak üzerine konuşacağız. Ben öğrenmeyi çok seven ve sürekli öğrenen biri olarak, öğrendiklerimi sizinle paylaşmaya çalışacağım.
Artık günümüzde özellikle bir şeyleri gerçekleştirme konusunda araçlar çok demokratik hale geldi. Yani sıradan bir insan istediği herhangi bir şeyi gerçekleştirebilir durumda. Mesela film dünyasından örnek verelim. Eskiden bir film çekmek isteseydiniz, kameraya ulaşmak çok zordu, kamera ücretleri çok yüksekti. Filmler çok pahalıydı. Film çektiniz diyelim, o filmin laboratuvar masrafları, basılması yine çok ciddi masraftı. Bir de filmi çektikten sonra tabii ki dağıtmanız lazım, yani insanlara ulaştırmanız lazım, salonlara ulaştırmanız lazım. Dağıtım da ciddi maliyetti. Hayalleri olan, film çekmek isteyen biri olarak bu hayalleri birilerine anlatmanız, onları ikna etmeniz gerekirdi. Yapımcılara ulaşmanız gerekirdi ve gerçekten çok zordu. Birçok insan da zaten bu yolda hayallerini gerçekleştiremeden vazgeçtiler.
Günümüzde durum ne oldu, şimdi artık video çekmek, film çekmek araç açısından özellikle imkânlar açısından çok kolaylaştı. Herkes film çekebilir hale geldi. Yani bir hayalinizi filme dönüştürüp insanlarla buluşturmak, özellikle internet üzerinden dağıtmak oldukça kolay şu anda günümüzde, gerçekleştirebilirsiniz. Şunu söylemeye çalıştığımı düşünmeyin, “ artık çok kolay bu işler, film çekmeyi hayal eden insanlar artık çok rahat bir şekilde film çekebilirler” demek istemiyorum. Ama en azından en büyük engellerden bir tanesi ortadan kalkmış durumda. Bugün içerisinde girişmek, girişimci olmak bu anlattığım nedenden dolayı özellikle benim çok tavsiye ettiğim bir şey haline geldi. İnsanların kendilerini geliştirmek üzere, hayallerini gerçekleştirmek üzere, girişim dünyasına girmelerini, adım atmalarını özellikle onlara önermeye çalışıyorum mümkün olduğunca. Bu podcast serisi içerisinde de biraz girişmek ne demektir, karar almak ne demektir, karar kalitemizi nasıl artırırız, neye girişeceğimize neye göre karar veririz, bir fikrin iyi olup olmadığını nasıl anlarız, bir girişime kalkıştıktan sonra o girişimi ayakta tutmamız için neler yapmamız gerekir üzerine mümkün olduğunca okuduğum kitaplardan, öğrendiklerimden ve kendi deneyimimden, sizlerle bir şeyler paylaşmaya çalışacağım.
Şimdi zihninizde bir sahne canlandırarak başlayayım isterseniz. Bir hissiyat vardır, şöyle 30 yaş civarı insanın içine çöken bir hissiyat. O hissiyattan bahsetmek istiyorum. O yaşa kadar, yani 30 yaş civarına kadar, hayat adeta böyle uç uca eklenmiş film fragmanları gibidir. Ben filmi çok seven bir insan olarak, sinemayı çok seven bir insan olarak, sinemadan çok örnek vereceğim bu arada. Fragmanın özelliği nedir, çoğu zaman filmden daha güzeldir fragman, yani keyifli bir şekilde fragmanı izlersiniz bazı durumlarda, sonra filme gidersiniz hiç hayal ettiğiniz gibi bir filmle karşılaşmazsınız. İşte 30 yaş civarına kadar hayat böyle uç uca eklenmiş harika fragmanları izlemek gibidir. Sevmediğiniz bir fragman olursa değiştirirsiniz, başka bir fragmana geçersiniz, hayat imkânlarla doludur, istediğiniz her şeyi yapabilecek güçtesinizdir. Sürekli denersiniz, gezersiniz, öğrenirsiniz, adeta böyle geniş bir ufka bakar gibisinizdir. Sonra ne olur? Mezun olursunuz ve iş aramaya başlarsınız. Şanslı olduğunuzu var sayalım ve bir işe başladığınızı var sayalım, işe başlarsınız. İşte ben o işe başlamanın ilk gününden bahsetmek istiyorum, oradaki bir sahneden bahsetmek istiyorum. Daha sahneye gelmedik bu arada.

Devamını podcast’te dinleyebilirsiniz.

Bölümde adı geçen kişiler:
Ortega Y Gasset
Socrates
Adorno
Elon Musk

Girişimci Olmak İsteyenler için 10 Kitap Önerisi

Geçen hafta “Girişimci Kafası” ile bir video röportaj yaptık. Videoda girişimci olmak isteyen birine önereceğim en önemli 10 kitabı listeleyeceğim sözünü verdim. Şimdi o sözü tutmak üzere yazıyorum. Okumak dünyanın kaldıraç gücü en yüksek eylemlerinden biri. HerGünÖğren ‘i kurduktan sonra Ozan Dağdeviren ‘le birlikte başka Startup fikirleri de geliştirmeye devam ediyoruz. Bazı durumlarda ekibe birilerini eklemek gerekirse okuma listesi veriyoruz :)… gerçekten, istediğimiz kitaplar okunursa aynı düşünce kalitesinde eylem üretebileceğimizi düşünüyoruz.

Lafı fazla uzatmayayım. Kitapları listelemeye ve bu kitapları okuyarak neler kazanacağınızı anlatmaya başlıyorum. Bir de yazının sonunda ek önerilerim olacak. Başlayalım!

1- Orijinaller, Adam Grant

Efsane kitap! Ne kadar çok önerdiğimi ben de hatırlamıyorum. Birçok insanda ciddi paradigma değişimi yaratacağını düşünüyorum. Girişimciliğe yeni başlayacak olanlar, başlamış olanlar ve startup kurmak isteyenler en çok fikir aşamasında takılı kalıyorlar. Bu kitabı okuyunca fikirden daha önemli olanın çok hata yapıp, çok öğrenmek olduğunu göreceksiniz. Girişimcilik yolculuğunun başında herkesin bu kitabı birkaç defa okuması gerekiyor.

2- Sıfırdan Bire, Peter Thiel

Bir başka efsane! Adam Paypal kurucularından biri, bir de üşenmemiş kitap yazmış. Çabuk o kitabı yala yut 🙂

Kitap içinde özetlenemeyecek kadar çok güçlü fikir ve sezgi karşıtı düşünce var. Peter Thiel’in “Ölü Bölge” tarifine özellikle dikkat etmek gerekiyor. Sürekli patinaj yapıp, sürdürülebilir büyüme ve gelir yakalayamayanların baş ucu kitabı olmalı.

3- Mavi Okyanus Stratejisi, W.chan Kim – Rene Mauborge

İnovasyonu bu kadar iyi anlatan ve uygulanabilir yöntemler sunan başka bir kitaba rastlamadım. Nokta.

4- Ustalık, Robert Greene

Adam Grant okuduktan sonra büyük bir boşluğa düşen insanı elinden tutup kaldıran kitap. Büyük ustaların hayatlarını inceleyip dantel gibi işlenmiş bir kitap yazmış Robert Greene. Girişimcilik yolu ustalık yolu. Oku, anla, uygula!

5- Ben Değeri Tiryakiliği, Kadir Özer

Girişimcilik büyük bir mücadele ve ilk müdahale kendinden başlamalı. Bu kitabı okuyunca duyguların, düşüncelerin ve davranışların arasında nasıl bir ilişki olduğunu göreceksin ve kendini yönetmeye başlayabileceksin. Oku… kendini ve ekip arkadaşalarını boş meselelerle üzme 🙂

6- Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı, Dale Carnegie

Kitabın adına aldanma, biliyorum çok klişe duruyor… biliyorum çok kişisel gelişim duruyor 🙂

İnsanlarla iyi geçinmek ve onları anlamak üzerine anahtar bir kitap. Doğru iletişimi kurunca her şeyin su gibi rahatça aktığını göreceksin. Oku, boşuna kilit bozup durma.

7- Mor İnek, Seth Godin

Seth Godin’den ne okusan olur. Bununla başlayabilirsin. Muhtemelen satış ve pazarlamayı ihmal ederek başlayacaksın. Bir girişimcinin iş dünyasının nasıl çalıştığını hızlıca anlaması gerekiyor. Seth Godin bu kavrayışa ulaşmak için iyi bir yol arkadaşı olacak sana.

8- İş Modeli Üretimi, Alexander Osterwalder – Yves Pigneur

“İş Modeli” yeni başlayanlar için anlaşılması güç bir kavram. Önerdiğim diğer kitaplara göre bu kitap biraz daha teknik ve kuru gelecek ama kaldıraç gücü yüksektir, oku vazgeçme.

9- Mindset, Carol Dweck

Kitap bildiğim kadarıyla daha Türkçe’ye çevrilmedi. İngilizce bilmiyorsan her şeyi bir kenara bırak ve İngilizce öğrenmeye başla. Bir girişimcinin dünyada üretilen en son fikirleri takip edebilmesi gerekiyor. Bir girişimcinin sürekli öğrenmesi gerekiyor ve sürekli öğrenmesi gereken bir insanın ilk öğrenmesi gereken şey İngilizce. İngilizce öğrenmeyi beceremiyorsan da girişimciliğe hiç bulaşma 🙂

10- Crucial Conversations: Tools for Talking When Stakes Are High

Kitap İngilizce, bu konudaki düşüncelerim bir önceki maddede var. İyi yürütülen bir diyalog bir ortaklık kurtarır. Bu kitabı bir kere oku. Girişimcilik yolunda insanlarla birlikte değer üretmeye çalışacaksın ve bazı durumlarda işler içinden çıkılmaz bir hal alacak, işte öyle durumlarda bu kitabı tekrar oku.

11- Bir Yaşam Felsefesi Olarak Girişimcilik, İnanç Ayar

Bitmedi, yazmaktayım. Bana kendimi övdürme 🙂

Ek öneriler:

Bir Yaşam Felsefesi Olarak Girişimcilik” podcastinin ilk 10 bölümünü dinlemeni tavsiye ederim. İlk 10 bölümde bir girişimcinin doğru düşünmesini sağlayacak çok temel kavramları anlatmaya çalıştım. Spotify uygulamasından podcaste ulaşabilirsin. Bu sitedeki Podcast sekmesinden de dinleyebilirsin.

Instagram https://www.instagram.com/inancayar/

Twitter https://twitter.com/inancayar

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

 

Mutlu Çalışan Mutlu Yönetici Mutlu Müşteri Mutlu Başlık

Photo by Nathan Dumlao on Unsplash

İyi bir yöneticinin asıl görevlerinden biri çalışanların yeteneklerini performansa dönüştürmek. Yapılan araştırmalar çalışanların zayıf yanlarına odaklanıp onları geliştirmek yerine, güçlü yanlarını kullanmanın daha iyi sonuç verdiğini gösteriyor. Herkesin güçlü yanları var. Önemli olan bu güçlü yanları keşfetmek ve performansa dönüştürmek. Bana çok sorulan sorulardan biri bu: “Ekibimin motivasyonunu nasıl arttırırım?”

Doğru kariyer seçimiyle ilgili çok faydalı bilgilerin yer aldığı 80000hours sitesinde 60 araştırmadan derlenen sonuçlara göre çalışanların motivasyonu şu 4 madde gerçekleştiğinde artıyor:

  1. İşini nasıl yapacağı konusunda özgürlük
  2. Başlama ve bitiş tarihi belirlenmiş net görevler
  3. Verilen iş türlerinde çeşitlilik
  4. Performansı konusunda geri bildirim

Daha önce de yazmıştım, mikro yönetim terk edilmesi gereken bir yönetici alışkanlığı. Sürekli insanların tepesinde durarak onlardan motivasyon ve performans alamazsınız. İnsanların nefes almaya ihtiyacı var. İnsanlara sürekli neyi nasıl yapacaklarını söylemekten vazgeçmek gerekiyor. Maddeleri tek tek ele alalım:

  1. İşini nasıl yapacağı konusunda özgürlük

İşi tarif etmek yerine çıktıyı tarif edin. Çıktıya nasıl ulaşacağı çalışanın kendi bileceği iş.

Örnek: Üretimdeki hata oranını düşürmek üzere bir takım işler belirleyip bu işleri vermek yerine “Üretim hatalarında yüzde 20’lik bir düşüş bekliyorum.” demeniz daha doğru.

Örnek: Kişinin başında durup slayt slayt birlikte powerpoint sunumu hazırlamak yerine “Rakip ürünlerle ilgili 10 slaytlık bir sunum istiyorum.” demeniz daha doğru.

  1. Başlama ve bitiş tarihi belirlenmiş net görevler

İstediğiniz çıktı ile ilgili çalışmaya başlama ve size teslim edilme tarihini karşılıklı konuşarak netleştirin.

Örnek: Haftaya satışa odaklanalım yerine “Yarın temasa geçebileceğimiz yeni müşteriler konusunda bir araştırmaya başlayalım. Haftaya çarşamba günü 14.00’da 10 yeni müşteri adayının isimleri ve hangi ürünlerimize neden ihtiyaç duyabilecekleriyle ilgili 15 slaytlık bir sunum yapabilir misin?” demeniz daha doğru.

  1. Verilen iş türlerinde çeşitlilik

Bu çok net 🙂 Kimse her gün aynı şeyleri yapmaktan hoşlanmaz. Çalışanlar düşünülenin aksine zorlanmayı severler. Çalışanın kendi gelişimine de hizmet edecek, keyifli ve zorlaycı çıktılar tarif edin.

  1. Performansı konusunda geri bildirim

Kimse hata yapmıyorsa veya sürekli aynı hatalar yapılıyorsa sorun var demektir. İyi yönetici doğru geri bildirim vererek çalışanlarının gelişimine hizmet eder. Hata gördüğünüzde sevinin ve bu hatayı gidermek için neler yapabileceğiniz konusunda çalışana yardımcı olun. Hazır cevaplar vermek yerine cevapları onun bulmasına yardım edin.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

Hallederiz Dedi Hemen Kaç!

Photo by Tyler B on Unsplash

Dijital pazarlama üstadı (bu alandaki sezgilerine çok güvenirim), Pub Story kurucu ortaklarından çok sevdiğim Bora Öğünç’e bir konuda fikir sorarken muhabbet arasında şöyle bir şey söyledi: “Mesela ben Photoshop kullanıyorum, bir şeyler biliyorum ve bazı durumlarda kendi işimi görmek için programı kullanıyorum… ama neyi yapıp neyi yapamayacağımı da biliyorum… öyle insanlar var ki benim bildiğim kadar Photoshop bilip çok rahat şekilde bu konuda çok iyi olduklarını iddia edebilirler.” Bora bunu söyler söylemez çok güldük… ikimizin de çok iyi tanıdığı bir insan türü bu çünkü. Şu cümleleri hepimiz duymuşuzdur:

 

“O işi bana bırak!”

(Sakın bırakma hemen oradan kaç!)

“Hallederiiiiz.”

(Halletmeyeceği gibi işi daha beter hale sokacak, hemen kaç!)

“Bir şey olmaz.”

(Dikkat et, sana olacak son şey olabilir bu.)

 

Çok dikkatli olmak lazım. Sizi ölüme bile götürebilir bu kendini, becerilerini, neyi bilip neyi bilmediklerini bilmez insanlar.

 

“Karşımda ne dediğini bilen biri mi var?”… Bir işi teslim etmem gerektiğinde ilk kontrol ettiğim şeylerden biri haline geldi bu artık. Eğer kişinin ne dediğini bilen biri olup olmadığını anlayacak kadar alana hakim değilsem danışmanlık alıyorum. Danışmaktan çekinmediğim alanlardan biri yazılım mesela. Bir yazılım projesine girdiğimde muhakkak danışmanlık alıyorum, çünkü benim yerime bu işi yapacağını söyleyen insanın deli olup olmadığını anlayacak birine ihtiyaç duyuyorum 🙂

 

Neyi bilip neyi bilmediğini bilen insanların farkı ne peki? Bu insanlar becerilerinin derecesi hakkında nasıl daha isabetli oluyorlar? Bence kendi becerilerinin sınırını bilen insanların en önemli farkları uğraştıkları alanda nelerin mümkün olduğunu biliyorlar.

 

Bu konuda sıkıntı yaşamamak için önerilerim şunlar:

Yeni çalışmaya başladığınız birinden hızlı çıktı isteyin. İlk çıktınızı 6 ay sonra almayın.

Kişi aşırı güvenli konuşuyorsa örümcek hisleriniz harekete geçsin.

Alanı tanıyan birinden danışmanlık alın.

Hızlı karar vermeyin, yeterli sayıda adayla görüşün.

 

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

Ben Sizde Kahve İçmem!

Photo by Nathan Dumlao on Unsplash

Geçenlerde Kadıköy’de kahve içecek bir yer ararken her yerin tıklım tıklım olduğunu gördüm. Biraz yazıp çizmek istediğim için aşırı kalabalık tercih etmediğim bir günümdeydim. Biraz dolaştıktan sonra gözüme biraz daha boş bir kafe takıldı. Kafeye yaklaştım. Kafe girişinde ellerini göğüslerinde kavuşturmuş iki garson girişin iki yanında duruyordu. Sanırsın kale girişinde nöbet tutuyorlar. Yahu siz hiç farkında değil misiniz? Yanı başınızda tıklım tıklım kafeler var ve kafeyi işletenler neredeyse görünmez olmaya çalışıyorlar. Bir yandan görünmez olma başarısını gösterirken, bir yandan da ihtiyaç duyulduğu anda şişeden çıkan cin gibi yanı başınızda bitiveriyorlar. Hiç mi içinizden “Bir gariplik var ama nedir?” diye bir düşünce geçmiyor? İki resim arasında hiç mi fark yok size göre?

Bu yanı başında var olan, olup biten güzel ve iyi şeyleri fark etmeme hastalığına daha önce de çok rastladım. Güzelim şehirlerde güzelim eski yapıların yanına kondurulan çirkin yapılar gördüm. “Toplam Kalite” dersi verip içtiği çayın kalitesini dert etmeyenler gördüm. “Aktif Öğrenme” üzerine “SUNUM” yapan birinden, izleyen bir arkadaşım sayesinde haberdar oldum. Çok örnek var. Siz de yaşamışsınızdır.

Şu ana kadar deneyimim bana şunu öğretti: İnsanlar cansız varlıklardan ve sistemlerden durdukları yerde öğrenmiyorlar. Onlarda gördükleri güzel şeyleri kendi eylemlerine transfer edemiyorlar. Bir insanın bu noktada şansı daha yüksek. İyi bir rol model olarak başkalarına bir takım değerleri ve becerileri transfer edebiliyoruz.

İyi olmaya çalışan az. Sürekli daha iyi olmaya çalışan daha da az.

Daha iyi olmanın yollarından biri kıyaslama (benchmarking). Kıyaslamak için karşı tarafı tanımanız, kendinizi tanımanız ve belirli bir standarda göre bu iki şey arasındaki farkı anlamaya çalışmanız gerekir. Bir de tabi iyi, doğru ve güzel bir şey yapmaya niyetinizin olması gerekir.

Startup kurmak iyiyi arama yolculuğu. Biraz rahat batan insanlara göre bir yolculuk. Yol boyunca da sürekli iyileştirme gerekiyor. Bunun için de hem sistemlerden hem de insanlardan öğrenmeye açık olmak gerekiyor.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

Kim Üzdü Seni?

Photo by Pim Chu on Unsplash

Çalışan memnuniyeti sağlamak önemli. İlerde bu konuyu ele almak istiyordum. Blog yazılarını takip eden bir okuyucunun sorusu beni bu konuyu öne alma konusunda motive etti. Kısa vadede çalışan memnuniyeti sağlamadan, sadece muhteşem bir ürün veya hizmetiniz olduğu için de yol alabilirsiniz, ancak uzun vadede çalışanın mutlu olmadığı bir yerde tüm göstergeler yavaşça düşecektir. Çalışan memnuniyeti konusuna bir başlangıç yapalım o halde. Bu konuda son dönem yazılmış Daniel H. Pink’in Drive kitabı bize güzel ipuçları veriyor. Pink’in diğer kitaplarını da çok seven biri olarak bu kitaptan da oldukça faydalandım. Pink HerGünÖğren video serilerinde de başvurduğumuz yazarlardan birisi.

Pink’e göre 3 temel motivasyon seviyesi var:

  1. Hayatta kalma isteği, yani biyolojik ihtiyaç seviyesi
  2. Motivasyon 2.0 – Ödül ve ceza seviyesi
  3. Motivasyon 3.0

Yapılan 40 yıllık araştırmaların değerlendirmesini yapan Pink Motivasyon 3.0 adını verdiği üçüncü temel motivasyon seviyesini kavramsallaştırıyor.

Motivasyon 2.0 bildiğimiz dışsal motivasyon. Bu motivasyon türünde kişi dışsal bir etki sonrasında motivasyon kazanıyor. Bu motivasyon türünün çok etkili olmadığını hepimiz yaşayarak öğreniriz. Çocuk eğitiminde de tavsiye edilen bir motivasyon aracı değildir.

Motivasyon 3.0 içsel motivasyon demek, yani bir işi yapmanın kendisini ödül olduğu durum. Pink bu motivasyon türünün ortaya çıkması için 3 faktör olduğunu söylüyor:

1. Otonomi

Otonom olmak bizi motive ediyor. Bir işi nasıl gerçekleştireceğimiz konusunda özgür olmak istiyoruz. Çalışanlara mikro yöneticilik (büyük hastalık) yapmak yerine çıktıyı tarif edip bu çıktıya nasıl ulaşacağını kişiye bırakmak en iyisi. Hatta daha da iyisi çıktıyı da birlikte düşünerek oluşturmak.

2. Ustalık

Ustalık kazanmak bizi motive ediyor. Yaptığımız işin bizi zorlamasını ve işi yapma konusunda beceri kazanmayı seviyoruz. Sürekli birbirine benzeyen işleri yapmak kimi mutlu eder ki? İnsanlar çalışmayı sever… yeter ki iş heyecan verici ve zor unsurlar içersin. Yönetici olarak bir problemin çözümünü bulup çalışanlardan çözümü gerçekleştirmelerini beklemek yerine problemi birlikte ele alırsak, çözümü birlikte geliştirirsek ve çözümün işe yarayıp yaramadığını birlikte göstergeler üzerinden takip edebilirsek harika olur.

3. Amaç

Amaçlar bizi motive ediyor. Yaptığımız işin bir anlamı olsun, insanlara değer katsın istiyoruz. Bu kısım biraz zor. İçinde bulunduğunuz iş alanının dünyaya kattığı değer üzerine düşünmeniz gerekiyor. Yaptığınız işin ötesinde bir şey keşfetmeniz gerekiyor. Ama bu anlamı keşfeder ve çalışanlarınızla paylaşırsanız yaptığınız her iş sizi motive etmeye başlıyor. Kendimden bir örnek vermem gerekirse, benim yaptığım işlerin zemininde insanları ve kurumları daha iyi hale getirme amacı var. Bu temel amaç bana yüksek motivasyon sağlıyor.

Pink’in kitabından bireysel olarak çıkaracağımız dersler şunlar:

Kendine daha çok özgürlük alanı oluştur.

Ustalık kazanacağın, öğreneceğin, becerilerini geliştireceğin işlere odaklan.

Amaç meselesini erteleme, dünyaya bir değer katmaya odaklan.

Kurumsal dersler şunlar:

Çalışanlara özgürlük alanları oluştur.

Çalışanların gelişimini önemse.

İşinin dünyaya kattığı değer üzerine düşün.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

Aşırı Mantıksız Ol Hop Hop Hop!

Photo by Vicko Mozara on Unsplash

Sezgi karşıtı fikirleri çok severim. Bunu HerGünÖğren videolarında da çok dile getiriyorum. Nedir sezgi karşıtı?

Bir örnekle anlatayım. Birkaç sene önce yüzme dersleri almaya başladım. Başlangıçtaki düşüncem şuydu: “Amaaan nedir ki yani, bir ayda gider öğrenirim. Sonra da mis gibi yüzerim.” Birinci ders sonrası bu düşünce yerini şuna bıraktı: “Oha! Yok artık, yüzme bu kadar zor olamaz herhalde.” Gerçekten çok ilginç bir spor yüzme. İnsanın duygularının, düşüncelerinin, fiziksel hareketlerinin iç içe geçtiği karmaşık bir süreç. Tüm bunlara bir de yabancı bir ortamda (su) bulunmanızı ekleyince işler iyice karışıyor. Yüzme derslerinin tamamı bana yüzme dışında da birçok şey öğretti. Fazla uzatmadan “sezgi karşıtı” kavramını örneklendirmeye geçeyim.

Eğer kendi kendinize yüzme öğrendiyseniz veya bu yüzme sporu ve bilimi ile ilgilenmediyseniz kulaçlarınızı derin atmanın sizi daha iyi yüzdüreceğini düşünürsünüz. Sezgileriniz size bunu söyler. Çok mantıklı görünür. Şöyle derin derin kulaçlar atınca neden daha hızlı yüzmeyeyim ki?

Şimdi sezgi karşıtı öneri geliyor… Kulaçlarınızı derin atmak yerine sadece ön kolunuzu kullanacak şekilde atarsanız (EVF Early Vertical Forearm) daha hızlı yüzüyorsunuz. Çünkü yüzme iki kuvvetin farkından oluşuyor: Kulaçla oluşturduğunuz kuvvet eksi suyun size uyguladığı sürtünme kuvveti. Derin kulaç attığınızda suda daha büyük bir sürtünme kuvvetiyle karşılaşıyorsunuz. Yani derin kulaç size çok kazandırır gibi görünüp sürtünmeden çok kaybettiriyor.

Sezgi karşıtı olan hep çok ilginç. Şu açıklamayı yaptıktan sonra bile derin kulaç atmamak aşırı mantıksız görünüyor. İşin güzelliği burada. Sezgilerinizi suyun içinde size “Atalım derin kulaçları atalım hop hop hop.” diyecek, siz akıllın biriyseniz bu sesi bastırıp “Ne kadar sezgi karşıtı görünse de derin kulaç atmamak beni daha iyi yüzdürecek hop hop hop.” diyeceksiniz.

Gelelim asıl meseleye.

Hayat sezgi karşıtı fikirlerle dolu. Bir yandan da aşırı mantıklı görünen bir sürü aptallık var ortalıkta. Sürekli uyanık olmak lazım.

Hem startup’lar için hem de insanlar için sezgi karşıtı fikirler çok büyük kaldıraç. Arada durup sormak lazım: “Acaba sezgi karşıtı yapabileceğim bir şeyler var da ben mi görmüyorum?”.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar