Karışık

#004 Girişimci Hayata Nasıl Bakar?

Photo by sergio souza on Unsplash

Girişimci hayata nasıl bakar? Merhaba hoş geldiniz. Ben İnanç Ayar. Biraz felsefe konuşarak başlayacağız. Felsefe deyince ürkenler olabiliyor. Çok keyifli, eğlenceli ve kolay anlaşılır bir kavram üzerine konuşacağız. Aristoteles’ten bahsedeceğim biraz. Potansiyel-aktüel kavramı. Geçtiğimiz bölümlerde özellikle bahsettiğimiz bir şey vardı: İnsan bir şeyler gerçekleştirmeye çalışır, bu sırada da karşısına birtakım engeller, sorunlar çıkar. Bu sorunların ve engellerin çıktığı noktalarda nasıl hareket etmesi gerektiği üzerine konuşmuştuk ve odağımızı içsel tutmanın ne kadar önemli olduğunu anlatmıştım ben bir miktar. Ve dışsal odaklı olmanın da bizi eylemden uzaklaştırdığını konuşmuştuk. Aslında çok önemli bir gerilim bu. Bir yanda fikirler, düşünceler, hayaller var. Bir yanda da hareket etmek var, eyleme geçmek var. Bu iki dünya birbiriyle sürekli bir çatışma halinde ve benim gözlemlediğim kadarıyla da fikir dünyasında, hayal dünyasında biraz daha yoğunluklu olarak bulunan insanlar daha yaratıcı oluyorlar tabii ki ama diğer dünyaya geçmeleri biraz daha zor oluyor. Ya da tam tersini düşünebiliriz. Çok hareketli, çok aksiyonlu, sürekli hareket halinde olan bir şeylerin içinde bulunan, eylemde bulunan insanlar da hayal kurma ve fikir oluşturma konusunda birtakım sıkıntılar çekebiliyorlar. Aslında bu ikisini bir araya getirmek önemli olan, bu gerilimi, bu çatışmayı ortadan kaldırmak önemli. Biraz bunun nasıl yapılacağı üzerine bu podcast serisi içerisinde eğilmeye çalışacağız.
Ben tabii öğrenmeyi çok seven bir insanım ve bir sürü alanda öğrenmem gerekiyor. Şu anda yürüttüğüm birtakım girişimler var. Özellikle ağırlıklı olarak yoğunluklu olarak uğraştığım Her Gün Öğren bir video öğrenme projesi. Bir yandan o işi yürütmeye çalışıyorum. Dolayısıyla da birçok konuya girmem gerekiyor. Satış, pazarlama, temel yönetim, insan yönetimi, motivasyon, ekip yönetimi gibi alanlarda sürekli okumam ve kendimi geliştirmeme gerekiyor. Dolayısıyla bu alanlardan da bahsedeceğim. Podcast serisi içerisinde çok geniş bir yelpazeden bahsediyor olacak. Bir sınırlandırma çizmek gerekirse, nasıl sınırlandırabiliriz? Şöyle yapabiliriz, bu fikir ve hayal dünyası ile harekete geçme, eyleme geçme, bir şeyleri gerçekleştirme dünyası arasındaki boşluğu doldurmaya, o gerilimi gidermeye çalışan her tür iş bizim ilgi alanımızda olacak. Yani şu anda bir şirketin sahibi de olabilirsiniz, bir girişimin sahibi olabilirsiniz, bir startup sahibi olabilirsiniz. Bu podcast’ten alabileceğiniz şeyler olacaktır. Ya da kurumsal hayatta çalışıyor olabilirsiniz, kurumsal hayat içerisinde kendinize kariyer planı oluşturmuş olabilirsiniz. Yine insan yönetmenizi gerektirdiği için bu yaptığınız iş, kendinizi yönetmeniz gerektiği için podcast’ten fayda üreteceğinizi düşünüyorum. Tabii ki zaman içerisinde sizlerin de sorduğu sorularla, oluşturduğu etkileşimlerle podcast serisi şekil almaya devam edecektir diye düşünüyorum. Bir de tabii ki ben bir çocuk yetiştirdiğim için o alanda da çok okuma yapıyorum, çok öğreniyorum. O alanda da sizinle bir şeyleri paylaşmaya çalışacağım, bir taşla iki kuş vurmaya çalışacağım. Yönetim kavramlarıyla, iş dünyasıyla çocuk yetiştirme arasında birtakım ilişkiler mümkün olduğunca kurmaya çalışacağım.
Bugün Aristo’dan bahsedeceğiz. Aristo’nun çok önemli bir kavram ikilisi, aktüel ve potansiyel. Şöyle bir örnekle kolayca anlatılabilir bu. Diyelim ki önümüzde bir tahta blok var, bir odanın içerisindeyiz. Ham bir ağaçtan olduğunu düşünelim, işlenmemiş. Bu tahta blok aktüel olarak tahta bloktur. Yani sorduğumuzda birilerine bu nedir diye, bize o şeye bakıp onun tahta blok olduğunu söyleyeceklerdir. Yani o şeyin şimdiki zamanda, bizim gördüğümüz haline aktüel hali diyebiliriz. Potansiyeli nedir o tahta blokun? Bu soruyu sorduğumuzda o tahta bloka bakıp aynı şeyleri söylemek mümkün değil. O tahta blok potansiyel olarak 10 bin tane kürdan olabilir, 10 tane vazo olabilir, bir tane sehpa olabilir, bir tane tabure olabilir. Yani bakıp onda halihazırda, şimdiki zamanda olmayan ama olması mümkün olan bir şey görmek, potansiyeli görmek demek. Potansiyel olan ilgin, varlıkla var olmayan arasında çok ilginç bir bölgede. Diyelim ki tahta bloka baktım ve tahta blokta bir tane tabure gördüğümü söyledim, tahta bloka bakıp bir tabure hayal ettim. Potansiyel olarak bu tahta blok bir tabure olabilir dedim. Ve hiçbir şey yapmıyorum, öyle duruyorum. Binlerce yıl bile otursam benim hayal ettiğim, fikir olarak oluşturduğum o tabureyi elde etmem mümkün değil. Yani potansiyel olarak o şeyde bulunan şeyin ortaya çıkması için benim harekete geçmem gerekiyor. Ne yapmam gerekirdi, hikayeyi normal bir şekilde sürdürüyor olsaydık? Tahta bloka baktım, orada bir tabure gördüm, o tabureyi elde etmek için yontmaya, işlemeye, kesmeye biçmeye, şekil vermeye başlamam gerekirdi. Bir süre bu işi yaparsam eğer hayal etmiş olduğum tahta tabureye kavuşabilirim. Çok ilginç, potansiyel var ama eylem yoksa yok gibi. Varla yok arası bir noktada. Başka bir örnek vereyim. Kol kaslarımın bir potansiyeli var, gelişebilir. Ama hiçbir şey yapmazsam oturursam, harekete geçmezsem bir gelişim olmaz. Ne yapmam gerekir benim kol kaslarını potansiyeline ulaştırmam için? Çalışmam, egzersiz yapmam gerekir, protein almam, uygun koşulları oluşturmam, uyumam, uyanmam, arada bir çalışmayı bırakmam, arada bir yoğun çalışmam gerekir. Bu şeyleri yaparsam yani o potansiyelin açığa çıkması için gerekli şeyleri yaparsam o potansiyel açığa çıkmış olur, aktüel hale gelir. Çok ilginç. Ben bunun adeta hayatın sırrı gibi bir şey olduğunu düşünüyorum. Tüm hayatın sırrı gibi olan şeyler gibi bu da çok basit ifade edilir ama anlaması ve hayata geçirmesi o kadar basit değil. Etrafımızda gördüğümüz insanların çok büyük bir kısmı aktüel bir dünyanın içinde yaşıyor. Yani aktüellere bakıyorlar, bir şeylerin aktüel olan taraflarını görme eğilimindeler. Çok özel birtakım insanlar biraz daha potansiyeli görebiliyorlar. Sadece potansiyelde kalan insanlar, potansiyeli gören insanlar da değer üretemiyorlar. Aslında şeylere bakıp onların aktüel hali dışındaki bütün olan bir potansiyel hali görüp onu açığa çıkarmaya çalışan insanlar asıl değeri üreten insanlar diye düşünüyorum. Yani kendi etrafınıza baktığınızda örneklerini görmüşsünüzdür. Geçtiğimiz bölümlerde konuşmuştuk, sınıfındaki matematik başarısının iyi olmadığını söyleyen bir öğretmen aslında o başarının aktüel hali üzerinden ya da o çocukların aktüel hali üzerinden konuşuyor. Ya da bir kaynak farklı farklı insanlara teslim edildiğinde farklı sonuçlar çıkmasının nedeni de bu. Çünkü farklı insanlar aynı kaynağın, bir kısmı sadece aktüel olanıyla ortaya bir şeyler çıkarmaya çalışıyor, bir kısmı potansiyeli daha iyi görüyor ve çok daha iyi bir şey ortaya çıkarabiliyor ve ortaya bir dağılım çıkmış oluyor. Yani şeylere baktığımızda ağırlıklı olarak eğilimimizin aktüeli görme yönünde olduğunu bilmemiz ve bununla mücadele etmemiz gerekiyor. Yani bunu tersine çevirmeye çalışmamız gerekiyor. Bu eğilimi tersine çevirmek. Ben bu tersine çevirme kavramının da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sezgi karşıtından biraz konuşmuştuk, tersine çevirme kavramını da şöyle bir örnekle anlatayım. Ben mesela bir dönem National Geographic’de bir belgesel izliyordum çok severek, Köpeklere Fısıldayan Adam. Belgeseli izleyenler vardır. Bir tane uzman var köpekler konusunda uzman bu kişi. Ve köpekleri eğitmeye çalışıyor. Sahipleri geliyor, köpeklerinde olan problemleri söylüyorlar o da bu problemleri gidermeye çalışıyor. Böyle keyifli, eğlenceli bir program. Ben bu programı bir tür öğrenme programı gibi izlerdim çoğunlukla. Bir bölümden bahsedeceğim size. Hong Kong’da bir kafe işleten birisi uzmana ulaşıyor. Uzmanın adını hatırlamıyorum şimdi. Uzman geldiğinde diyor ki “ben bir köpek kafesi işletiyorum”. İnsanların köpekleriyle birlikte gelebildikleri bir kafe. Bu kafeye geliyor insanlar ve kendileri kahve, çay içiyorlar, köpekleri de mama yiyor, oturuyorlar, keyiflerine bakıyorlar. Diyor ki “ben bu kafede artık iflas etmek üzereyim çünkü benim köpeğim kimsenin içeri girmesine müsaade etmiyor, herkese havlıyor, saldırmaya çalışıyor, iflas edeceğim, bu köpekte bir problem var. Bir şekilde başka köpeklerle ve başka insanlarla geçinemiyor. Bu sorunu nasıl giderebiliriz diye aklıma siz geldiniz, size başvurmak istedim” diyor. Uzman tamam diyor, bakalım. Köpekle çalışmaya başlıyor, çeşitli komutlar veriyor, komutları uygulayıp uygulamadığına bakıyor. Köpeği alıp gezdiriyor biraz. Sonra sahibiyle birlikte köpeği gezdiriyor. Ve bir süre sonra sahibine şöyle bir şey söylüyor: “Köpekte hiçbir problem yok, benim sizinle çalışmam gerekiyor.” Ben çok eğlenmiştim o noktada, adam da şaşkın bir şekilde bakmıştı. Yani köpeklere fısıldayan adamı çağırıyor, köpeğindeki birtakım sıkıntıları anlatıyor, sonra teşhis kendisine konuyor. Problemin kendisinde olduğu anlaşılıyor. Enfes saniyelerdi benim için. Çünkü kendini bilmek konusu çok önemli. Daha önce de konuştuk, kendini bilmek çok ilginç geliyor bana. İlginç gelmiyor aslında felsefeyle uğraşan biri olarak, ironik geliyor. Çok yoğun kendini bilmeme durumları daha çok ironik geliyor bana. Bununla ilgili geçenlerde enteresan bir şey yaşamıştım. Bora Öğünç benim çok sevdiğim bir arkadaşım şöyle bir şeyden bahsetmişti. Bora Öğünç aynı zamanda Pub Story’nin kurucu ortaklarından ve dijital pazarlama alanında da bilgisine, sezgilerine çok güvendiğim bir insan. Şöyle bir şey söylemişti: “İnanç, yani ben photoshop yapıyorum, bir şeyler yapabiliyorum photosshop ile bir şeyler ortaya çıkarabiliyorum, kendi ihtiyacımı görebiliyorum nihayetinde. Ama benim kadar photoshop bilip kendini photoshop üstadı olarak ilan edebilecek bir sürü insan var etrafımda” demişti. Gerçekten çok enteresan, ben de aynı şeyi düşünüyorum. Yani uzman dediğimiz kişi aslında ne bildiği kadar, o alanda neyi bilmediğini de bilen kişidir. Neyi yapabildiğini bildiği kadar, neyi yapamayacağını da bilen kişi. İşte bütün bunları bilebilmek için de, insanın kendisine, yaptığı işe dışarıdan ve yukarıdan bakabilmesi gerekiyor. Yani düşünmesi gerekiyor, yaptığı iş ve kendisi üzerine. Zaten bizi yukarı çıkaran, sıçratan eylemler, kendi üzerine ve yaptığı iş üzerine düşünme eylemlerinden ortaya çıkıyor. Bir de böyle dünyaya kendi penceresinden bakıp dünyayı bildiği ve yapıp ettiğinden ibaret gören insanlar var. Bu kafe sahibi de böyle bir insandı anladığım kadarıyla. Uzman bunu söyleyince “tamam, çalışalım” dedi. Çalışmaya başladılar, bir süre sonra köpek gayet sakin bir şekilde kafenin içerisinde bir köşede uyuklamaya başladı. Neden böyle bir problem varmış çünkü kafe sahibi köpeğe liderlik etmiyormuş, köpek ona liderlik etmeye çalışıyormuş. Köpekler de çok enteresan bir şekilde kendi doğaları gereği o mekanda kim varsa, kim olursa olsun, hayvanlar, köpekler, kediler, orayı bir kitle olarak görüyorlar, bir tür köpek kabilesi gibi görüyorlar ve orada bir lider olması gerektiğini düşünüyorlar. Liderlik enerjisine sahip olan kimse yoksa da, en yüksek enerjiye sahip olan köpek ya da insan o çetenin ya da kabilenin lideri oluyor. Bu grubun lideri olarak köpek kendisini görüyormuş yani aslında zavallı adamı korumaya çalışıyormuş diğer köpeklerden ve diğer sahiplerden. Uzman, adamın enerjisini doğru bir noktaya getirince adamı liderlik yapar hale getirince köpek uyuklamaya başladı çünkü iş kalmadı. Sakin bir şekilde köpek kenarda uyuklar hale geldi. Çok ilginç yani ben bunu çok ilginç buluyorum. Öğrenmeyle ilgilenen bir insan olarak çok ilginç buluyorum. Şeylerin doğasına aykırı bir şey yaptığınızda, işleyişine aykırı bir şeyler yaptığınızda bir şeyler çalışmıyor. Ama ona uygun bir teori yaklaşım geliştirirseniz birden şeyler pürüzsüz hale gelmeye başlıyor. Çok ilginç. Bu kafe sahibi ne yaptı? Karşısında bir sahne var, bu sahneye bakarak bir karar verdi. Bu tür durumlarda çok dikkatli olmak gerekiyor. Biz hayat içerisinde bizim dışımızdaki şeyler bir tür sahneyi izler gibi izliyoruz ve bu sahnenin kurucu unsurlarından birisi olduğumuzu unutabiliyoruz. Ne demek istiyorum? Yani karşında izlediğin sahnenin nasıl bir sahne olduğu üzerinde senin de etkin var. Hatta en önemli etki senin, hangi sahneyi izleyip izlemeyeceğine, hangi durumlara girip girmeyeceğine karar vermekten başlamak yani, buradan başlayarak o sahneyi değiştirme kararını verip vermemeye kadar da gidiyor bu seçenekler. Yani ben hem bazı sahneleri izlememe kararı alabilirim hem de izlemek zorundaysam o sahneyi onun başka türlü olması için de elimden geleni yapabilirim.

Devamını podcast’te dinleyebilirsiniz.

Bölümde adı geçenler:

Pub Story

Bora Öğünç

Köpeklere Fısıldayan Adam

Aristoteles

Johari Penceresi

 

Kısıt Yoksa Kendin Koy

Photo by @zekedrone on Unsplash

Kısıtlar yaratıcılığı ateşler. Kısıtları güzel bir şey olarak görme becerisi hepimiz için çok önemli. Daha önce de bahsettiğim  “A Beautiful Constraint: How To Transform Your Limitations Into Advantages, and Why It’s Everyone’s Business” , Adam Morgan kısıtlar karşısında 4 temel aşama/tutum olduğunu söylüyor:

Kurban aşaması:

İstediğim şeyi hayata geçiremeyeceğim duygusu hakimdir. Kişi bir kısıtla veya engelle karşılaştığında pes etmeye çok yatkındır. Hayatta herkes ve her şey ona karşıdır.

Nötrleştirme aşaması:

Çok istiyorum, bu kısıtın etrafından nasıl dolaşabilirim yaklaşımı. Kişi kısıtın etkisini azaltmaya çalışır.

Uyumlu dönüştürücü aşaması:

Kişi bu aşamada hareket ediyorsa “Kısıtı nasıl avantaja çevirebilirim?” diye düşünür. Bu kısıt daha iyi bir çözüme ulaşmak için katalizör görevini görebilir. Kısıtlar karşısındaki lider tutum bu. Hayatın kısıtlarla dolu olduğunu bilerek her kısıtı yaratıcılığı ateşleyen bir fırsat olarak görmek de mümkün.

Proaktif dönüştürücü aşaması:

Temel düşünce şu: “Düşüncelerimizi canlandırmak veya daha iyi imkanlar bulmak için kendimize ne gibi kısıtlar empoze edebiliriz?” Yani ortada kısıt falan yokken durduk yerde başına iş alanlar bu aşamada hareket edenler.

Einstein “Oyun araştırmanın en ileri biçimidir.” der. Oyunsu bir yaklaşımla biz mümkünlerin dünyasını görmeye başlarız. Uzun süre çözemediğiniz bir geometri problemi düşünün. Ne yaparsınız? Amaçsız bir şekilde açılarla oynarsınız, yardımcı çizgiler çizersiniz. Şekli daha büyük veya daha küçük çizersiniz. Yaptığınız aslında oyun oynamaktır. Sonucu veya çözümü bilmediğiniz için elinizdeki unsurlarla oynayarak çözümün önünüzde belirmesini beklersiniz. Bir kısıtla karşılaştığımızda yapmamız gereken tam da bu… oyun oynamak.

Kısıtları fırsata dönüştürebilme becerisi hem kişisel hayatımız için hem de iş hayatımız için çok önemli.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

Ters Köşe Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Photo by Dan Gold on Unsplash

“Köpeklere Fısıldayan Adam” bir dönem keyifle takip ettiğim bir programdı. Bir köpek eğitimi uzmanı olan Cesar Milan, programda köpekleriyle sorun yaşayan insanlara yardımcı olmaya çalışıyordu. Bölümlerden birinde Hong Kong’da “Köpek Kafe”si olan bir adam vardı. Adam Cesar’a heyecanla derdini anlattı: “Başım büyük dertte (köpeğini işaret ederek) kimseyi içeri sokmuyor. Kafeye gelen köpeklere ve sahiplerine havlıyor. Çok sorunlu bir hayvan. Lütfen bana yardım edin, yoksa kafeyi kapatmam gerekecek.”

Cesar bir süre köpekteki sorunu tespit etmek için çalıştı. Meseleyi anlamaya uğraştı. Bir süre de adamdan köpeği gezdirmesini rica etti. Belirlir bir süre geçtikten sonra da adama şuna benzer bir şeyler söyledi: “Köpekte sorun yok, benim sizinle çalışmam gerekiyor.” İşte o anda adamın yüzünde “ters köşe olmanın dayanılmaz hafifliği” nasıl bir ifadeyse artık, işte o ifadeyi gördüm. Adamın problemi elinden alınmıştı. Durumu o anda biraz şuna da benzetmiştim… Hani duş almayacaksınızdır ama suyu kullanmanız gerekir. Bir şekilde de musluk ayarı tepeden su akıtacak halde kalmıştır. Siz musluğu açıp gözlerinizle akacak suyu takip etmeye çalışırken buz gibi su başınızdan aşağı iner ya… hah, işte benzer bir duygudur diye tahmin ediyorum.

Sorunun köpekte değil de adamda olduğunu anlamak için uzman olmaya gerek yoktu tabi. Kendi sorunu hakkında körleşen bir çok insanda benzer bir durum vardır. O hariç herkes sorunun kimde olduğunu bilir.

Cesar bir süre adamla ilgilendi, gerekli düzeltmeleri yaptı ve sonunda kafe normal düzenine kavuştu.

Sonuç?

İnsan kendini bilmeye uğraşmalı biraz.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Blog http://inancayar.com/blog

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

İnovasyonun 10 Türü

Photo by Evan Kirby on Unsplash

İnovasyon tiplerini bilmek ilham almak açısından önemli. Bireyler veya kurumlar inovasyon tiplerindeki başarılı örnekleri takip ederek inovasyon yapma şanslarını arttırabilirler. Sadece ürün inovasyonuna odaklanmamak lazım. “Ten Types of Innovation” kitabından inovasyonun 10 tipi:

  1. Kar modeli: Para kazanma biçiminiz.
  2. Network: Değer oluşturmak için başkalarıyla kurulan bağlantılar.
  3. Yapı: Yeteneklerinizin ve varlıklarınızın hizalanması.
  4. Süreç: İşinizi yapmanın daha iyi yolları.
  5. Ürün performansı: Ayırdedici özellik ve fonksiyon.
  6. Ürün sistemi: Tamamlayıcı ürün ve sistemler.
  7. Servis: Ürününüzün etrafında bulunan destek ve yan ürünler.
  8. Kanal: Ürün veya hizmetiniz kullanıcılar ile nasıl buluşuyor.
  9. Marka: Ürün veya hizmetlerinizin temsili.
  10. Müşteri etkileşimi: Ortaya çıkardığınız ayrıştırıcı etkileşimler.

Twitter https://twitter.com/inancayar

Facebook https://www.facebook.com/ayarinanc

Linkedin www.linkedin.com/in/inancayar

Medium https://medium.com/@inancayar

Fiyatlandırma Konusunda 5 Öneri

Photo by rawpixel.com on Unsplash

1. En Önemli Satın Alma Karar Kriteri Hiçbir Zaman Fiyat Değildir

Ürün veya hizmetinizin fiyatı hakkında şikayet alıyorsanız çoğunlukla bu karşı tarafa değeri iyi ifade etmediğinize işaret eder. Fiyat indirmek yerine neden değerin anlaşılmadığı meselesi üzerine odaklanın.

Yardımcı Olacak Sorular:

  • Karşı tarafa ifade etmediğim bir değer var mı?
  • Kendime maliyet oluşturmadan teklife başka hangi değeri ekleyebilirim?
  • Ürünün ayırdedici özelliğini iyi ifade ettik mi?
  • İhtiyacı tam olarak anladık mı?
  • Asıl değeri rafine hale getirmek yerine kafa karıştırıyor olabilir miyiz?
  • Karşı tarafın farkında olmadığı bir değer var mı?
  • Bizim farkında olmadığımız ama ürettiğimiz bir değer var mı?

2. Fiyatlandırma Konusunda Adil ve Şeffaf Olmalısınız

  • Aynı ürünü sadece daha iyi pazarlık yaptığı için bir müşteriye daha ucuza vermemelisiniz.
  • Pazarlık her zaman kazan-kazan ekseninde olmalı.
  • Yapabildiğiniz durumlarda yeni oluşan fiyat avantajlarını geriye dönük olarak müşterilerinize yansıtmanız daha doğru olur.

3. Satış Faturayı Kestikten Sonra Başlar

  • Varolan müşterileri elde tutmanın maliyeti yeni müşteri edinmekten her zaman daha ucuzdur.
  • Fatura kestikten sonraki süreçte müşteri odaklı olmanız ve beklentileri aşan bir hizmet sunmanız sizin yararınıza olacaktır.

4. Fiyatlandırma Yaparken Gizli Maliyetleri Unutmayın

Girişimciler kendi emeklerini fiyatlandırmaya yansıtma konusunda cesur olmayabiliyor. Başlangıçta kendi emeğinizi bir avantaj yaratmak için kullanabilirsiniz ama uzun vadede kendi emeğiniz de denklemin içinde olmalı. Yoksa denklemden daha sonra kendinizi çıkaramazsınız.

5. Hiçbir Anlamda Ucuz Olmayın